DAHA DOĞRU YAŞAM ALANLARI MÜMKÜN MÜ?

  • 84 SHARES

Mimarlık ve sürdürülebilirlik ile ilgili kişisel veya kolektif çalışmaların çokça olması mimarinin çok yönlülüğünü işaret ediyor.

Yazı SERKAN ENNAÇ

Küresel ısınma ve çevre kirliliği dünyanın sonunu getirmek için tam gaz devam ededursun, inşaat faaliyetleri de aynı hızda ilerliyor. Mimarlık da bu inşaat faaliyetlerinin nasıl olacağına baştan veya inşaat esnasında karar verebilme otoritesine çok yönden sahip aslında. Bu otoritedeki istisnai durumlar da genel olarak ülke politikalarına göre değişiklik gösteriyor. Ancak bu cümleye bir ‘maalesef’ eklemem gerekiyor bu noktada. Çünkü doğru bir mimari yaklaşımla çok daha çevreci ve ekolojik yapılar mümkün. Yapı yapmak aslında hiç ekolojik bir eylem değil. En nihayetinde o topraktaki karıncaların yuvasının bozulması bile ekoloji tanımına tamamen ters.

Yüksek lisansıma 2001’de mezun olduğum mimarlık fakültesinde devam etmiştim. O günlerde sürdürülebilirlik yeni yeni dile geliyordu mimarlık ortamında. Hem tam olarak karşılığının ne olduğunun bilinmemesinden hem de kulağa daha havalı geldiği için ‘sustainability’ diyordu herkes. Ben de tezimi bu konuda verdim. Ofis yapıları üzerinden ele almıştım sürdürülebilirliği. Az enerji kullanmak, güneş ışığını, rüzgarı, yeşili ve toprağı efektif kullanabilmek aslında o kadar mümkün ki! Yapıların uzun yıllar varlığını sürdürmesi ve verimli kullanılması tabiat için çok önemli. Kısa dönemli yapıların ise tabiata en az karbon ayak izi bırakacak şekilde tasarlanması elzem. Nüfus artıyor, barınma ve sosyal alanlarda yapı stoğu miktarı bu artışa paralel ilerliyor. Hem toprak hem de hammadde tüketiliyor. Yapıların da ömürleri yapım tekniklerinden ve malzeme seçimlerinden dolayı çok daha kısa. Tüm bunlar ele alındığında en akılcı yollara gitmek şart. Elbette iklim değişikliğinin ana sorumlusu tek başına mimarlık asla olamaz ama katkı sunabilecek alanlardan biri en azından. Sektörün tamamında bir inşaat etkinliği olarak hemen her şey değişebilecek gibi bir hayal aleminde de gezmek pek akılcı olmayacaktır elbette. Ama kişisel olarak da yapabileceklerimiz de var. Bunun belki de en güzel örneklerinden biri de Danimarka merkezli yenilikçi bir oluşumun sahibi olan İsveçli tasarımcı Pavels Hedström. Sisten içme suyu elde edebilen mont Fog X’i tasarlayan Pavel Hedström, bu ürünüyle Lexus Tasarım Ödülü’nü kazandı. Aynı zamanda bu montun içinde kısa sürelerde konaklama da mümkün.

Dünyada mimarlık ve sürdürülebilirlik ile ilgili de kişisel veya kolektif çalışmalar çokça var aslında. Tiny house’lar tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de revaçta. Tabii Türkiye’de çoğunlukla tatil evi mantığındalar. Oysaki tamamen hayatını o minik eve endeksli kılmak esaslı bir oluşum normalde. Ekolojiye katkısı ise tartışılır düzeyde. Yapılan araştırmalar ilginç sonuçlar ortaya koyuyor. En ilginç bulgu, katılımcıların ekolojik ayak izlerinde değişen tek bileşenin konut olmaması. Ortalama olarak küçülenlerin yaşam tarzlarının gıda, ulaşım, mal ve hizmet tüketimi de dahil olmak üzere her önemli bileşeni olumlu yönde etkilediği gözleniyor. Genel olarak, küçülme sonrasında insanların daha az enerji kullanma, daha fazla yerel yemek yeme ve kendi gıdalarını daha fazla yetiştirme gibi çevreye daha duyarlı beslenme alışkanlıklarını benimseme olasılıklarının daha yüksek olduğunun altı çiziliyor. Bu yaşam tarzını benimseyenlerde küçülme öncesine kıyasla araba, motosiklet, otobüs, tren ve uçakla daha az seyahat ettikleri ve yakıt tasarrufu sağlayan arabaları daha fazla kullandıkları görülüyor. Yağmur suyunun toplanması, kapsül gardırop yaklaşımının benimsenmesi ve araba paylaşımı gibi bazı tercihler bireysel çevresel etkileri azaltıyor. Diğerleri potansiyel olarak insanların ayak izlerini genişletebiliyor; örneğin daha fazla seyahat etmek ve daha sık dışarıda yemek yemek.

Gelelim şehirli yaşama… Binanızın terasının bitkilerle, ağaçlarla kaplı olması güneş ışınlarının kente ışıma olarak yayılmasını epey azaltıyor fakat tabii sürekli olarak bakım ve su gerektiriyor. Tüm kentin binalarının çatılarının bu şekilde kullanıldığını bir düşünün! Eminim en sıcak günlerde bile kentin ısısını birkaç derece düşürürdü. Ah! Ama elimizde kocaman bir su problemi var… Yağmur sularını çatılardan sokaklara ve sonrasında kanalizasyona aktarmak da suyu kullanmamış olmak demek. Halbuki her yapının yağmur suyu depoları olup birikebilir ve bu depo belki de çatınızdaki bahçeyi sulamak için kullanılabilirdi. Binaların sıcağa ve soğuğa karşı iyi yalıtılması da elzem konulardan birisi. Binalardaki güneş kırıcılar da doğru konumlandırıldığında özellikle yazın bina içindeki ısı düzeyini düşürmekte çok etkili bir yöntem.

Bir iki bina örneği vermek de gerekirse: Mimar Santiago Calatrava’nın imzasını taşıyan, Rio de Janeiro’daki “Yarının Müzesi” belirgin konsol çatısı, yansıtıcı havuzları ve iskelet yapısı ile gelecekteki olasılıkların bir örneğini sunuyor. Sürdürülebilir tasarım özellikleri arasında binanın neo-fütürist estetiğine katkıda bulunan ayarlanabilir, kanat benzeri güneş panelleri ve klima sisteminde kullanılmak üzere yakındaki Guanabara Körfezi’nin dibinden soğuk su alan bir pompalama sistemi yer alıyor.

Japonya’daki Acros Fukuoka Valiliği Uluslararası Salonu Babil’in Asma Bahçeleri fantezilerinizden fırlamış gibi gözüküyor. Salon yaklaşık 197 fit yüksekliğe ulaşan bir dizi 15 bahçe terasına sahip. Proje, aslında sınırlı seçenekler ve yaratıcılıktan doğmuş. Fukuoka sakinleri, şehir merkezindeki son kamusal yeşil alanlarını kaybetme konusunda endişeliyken, mimar Emilio Ambasz, kamusal yeşil alanı yukarı çekerek bir uzlaşmaya varmış ve kentlileri sevindirmiş. Teraslar sadece muhteşem görünmekle kalmıyor, aynı zamanda binanın sıcaklığını da hafifletiyor. Ayrıca bina böcekleri ve kuşları da destekleyen ekolojik bir ortam sunuyor.

Gezegenimiz artık ciddi uyarı sinyalleri verirken bu gerçeği yadsımak en basit tanımla akılsızlık olur. Dünyadaki ülkelerin bir kısmı önlemlerini almaya başladı. Uygulanmış ya da hala tasarım aşamasında nice proje var elbette. Önemli olan hayata geçmelerini sağlamak. Hem de mümkün olan en kısa zamanda.