BAŞKA TÜRLÜ BİR MÜZİK ARİSTOKRATI

  • 86 SHARES

Bu isim hiçbir isme benzemiyor. Ne bir müzisyene, ne bir film bestecisine, Ne bir oyuncuya, ne de bir elektronik müzik prodüktörüne… Çünkü o, bunların hepsi.

Yazı MERVE EVİRGEN

Evet, henüz birkaç ay önce kaybettiğimiz Japon müzisyen – ve- her şey Ryuichi Sakamoto sebeb-i ziyaretimiz bu sayfaları. Görsel ve işitsel dünyanın en büyük ilham perilerinden birini kaybetti müzik dünyası geçtiğimiz 28 Mart’ta. Günün sonunda vardığımız yer ise her şeyin bir finali olduğu ve bunların birer kapanış merasimi gerektirdiğiydi… Bu satırlar da bu vesileyle kaleme dökülüyor.

Öncelikle hepimize not; devam et, nefes al, dinle, ilham al, üret, başa sar, kötü hisset, dibe vur, geri dön, yeniden hisset. Karanlıklar aslında uyanışın tam öncesi. Uzak Doğu kültürü ve mirasıyla aranız nasıldır bilmem ama benim için sanki bu gezegenin ve evrenin dışında, asla bağlantı kuramayacağım ama bir o kadar da içimde bir yerlerde yerleşik bir dünya gibi gelir o coğrafya. “Bana kucak aç” dediğimde kollarını sonsuza kadar açacak ama bunu demezsem de kılını kıpırdatmayacak bir coğrafya gibi havalı.

Ryuichi Sakamoto da tam da bu yerlerde duruyor. Uzak Doğulu desek hem değil, hem de öyle. Batılı hiç değil, ama herhangi bir yerli de değil. Karanlık desek değil, aydınlık hiç değil. Üzgün de değil, ama mutlu hiç değil. Peki kim bu Ryuichi Sakamoto? Neden değdiği tüm kulaklara yeniden doğmayı ve yeniden başka bir şekilde duymayı vaat ediyor?

Halihazırda bir müzik telifi davasını başlattığı için olabilir bu sorunun cevabı. Üretilen müziğin kamuya açık olması gerektiğini savunur, Japonya’nın nükleer santral politikasına karşın en önde yürür, 11 Eylül’de Amerika’dayken video ve fotoğraflarla birlikte “field recording” yani saha kayıtları gerçekleştirir. Hiroşima’dan etkilenen ağır radyasyonlu bölgelerde de bunun aynısı yapar. Dünyadaki tüm bu ‘sesleri’ bestelerine ince ince dokur. Tsunamiden “sağ” kurtarılan bir piyanoyu hayata geri getirir. Ve bu piyanoyla, ikonikleşecek Oscar ödüllü The Revenant’ın müziklerini besteler.

Fransız besteci Claude Debussy’i kahramanı olarak tanımlayan, en çok ilham aldıkları arasında The Beatles olan Ryuichi Sakamoto, 1952’de Tokyo’da doğuyor. Üniversitede güzel sanatlar ve müzik eğitimi alırken etno-müzikoloji çalışıyor ve profesyonel müziğe de bu yıllarda adım atıyor. 1978’de Japonya’nın Kraftwerk’ü olacak Yellow Magic Orchestra’yı kuruyor. Grupla ürettiği “Technopolis”, daha sonra Michael Jackson ve Eric Clapton’ın da coverlayacağı “Behind The Mask” gibi parçalarla tekno müziğin çehresini değiştiriyor. 1980’lerin başında Japan grubunun sesi ve yüzü David Sylvian ile modern müzik tarihinin en heyecan verici işbirliklerinden birine adım atıyor. 1986 tarihli “Merry Christmas, Mr. Lawrence” filminde David Bowie ile hem kamera karşısına geçerek hem de filmin müziklerini yaparak kariyerinin gideceği ikonik yolun kırmızı kurdelesini kesiyor. 2016’da verdiği bir röportajda Sakamoto, filmin çekimleri boyunca neredeyse her akşam David Bowie ile takıldıklarını ve Bowie’nin çok kibar ve şeffaf biri olduğunu söylüyor. Filmin soundtrack’inin yaratım sürecinde Bowie’ye akıl danışmayı düşündüğünü fakat Bowie’nin tamamen oyunculuğuna odaklandığını fark ettiği için de buna cesaret edemediğini ayrıca belirtiyor. 1992’de Barselona Olimpiyatları’nın açılış seremonisini besteliyor. 1996 tarihli Discord albümünü Grief, Anger, Prayer ve Salvation olmak üzere dört bölüme ayıran Sakamoto, dini temalarmış gibi görünen bu bölümleri ise şöyle açıklıyor; “Dinle ilgili biri değilim, ama belki spiritüelimdir. Örneğin “Prayer”, dua olarak adlandırmak isteyeceğiniz herhangi bir kişi veya herhangi bir şey olabilir.”

2000’lede Jaques Morelenbaum ve Paula Morelenbaum ile bir araya gelen Sakamoto, mayınların ortadan kaldırılması gerektiğine dikkat çekmeye çalıştıkları “Zero Landmine” ile müziğin aktivizmle buluştuğu noktada David Sylvian, Brian Eno, Kraftwerk, Cyndi Lauper ve Yellow Magic Orchestra’nın diğer üyeleri Haruomi Hosono ve Yukihiro Takahashi’yi de bu projeye dahil ediyorlar. Hemen ardından avangart müziğin diğer büyüleyici ismi Alva Noto ile bir araya gelen Sakamoto, müzisyenle birlikte The Wire tarafından yılın albümü seçilecek bir albüme imza atıyor. 2000’lerde yaptığı diğer ikonik iş ise Nokia ile işbirliği ve tarihe gömülmüş telefon markası için bestelediği zil sesleri.

2013’te Bernardo Bertolucci’nin başkanlığındaki 70. Uluslararası Venedik Film Festivali’nin jürisinde, 2018’de ise 68. Uluslararası Berlin Film Festivali’nin jürisinde yer alıyor. Ödülleri değerlendirdiği kadar, kendi kazandığı ödüller arasında ise bir Oscar, bir BAFTA, bir Grammy ve iki de Altın Küre ödülü var.

Her mentali güçlü fakat fiziği zayıflayan dahi gibi Sakamoto da maalesef 2014’te kanser teşhisiyle profesyonel hayatına bir dur veriyor. Bu süreçte CODA başlıklı ziyadesiyle ilham verici bir otobiyografik belgesele de imza atıyor. 2015’te müziğe geri dönen Sakamoto bunu açıklarken “Şimdi iyiyim, ama bu hastalık 10 sene sonra geri dönebilir, hiç belli olmaz” dedikten sonra olacakları belki de çağırmış gibi 2021’de yeniden kanser teşhisiyle yüz yüze geliyor. Ve bir çok benim diyen müzisyenin bir araya gelse imza atamayacağı başarıları, ilhamları, yaratımları sığdırdığı 71 yıllık ömrü 28 Mart 2023’te sona eriyor.

Bu muazzam ve ikonik ömrü onurlandırmaya çalıştık elimizden geldiğince, ama onun için tezler yazsak da yeterli olmaz bu. Sizler de bu yazı ile kendisiyle tanışacaksanız, bu onurlandırma töreninde bize eşlik etmeye ne dersiniz? Önce Forbidden Colors dinleyin, sonra da CODA’yı izleyin. Sakamoto’ya da böyle bir saygı duruşu yakışır.

Ryuichi Sakamoto – Blu (Tokyo Philharmonic Orchestra)