HALDUN DOSTOĞLU İLE GALERİ NEV İSTANBUL’UN 32 YILLIK PARKURU

  • 98 SHARES

Galeri Nev İstanbul, 1984 senesinde Ankara’da kurulduktan 3 yıl sonra soluğu İstanbul’da alan ve bugün sanat sahnesinde yerini baki kılmış bir galeri. Haldun Dostoğlu’nun elinde şekillenen bu platform için ortak estetik algı, karşılıklı güven ve sabır, geçen 32 sene içerisinde demirbaş haline gelmiş anahtar kelimeler…

QP: Türkiye’de sanatın gidişatını konuşmadan önce nasıl bir girizgah yapmak gerekiyor?

Haldun Dostoğlu: 2011 önemli bir yıl, benim gibi diğer galericiler de aynı tarihi söyleyecektir. Uluslararası ziyaretçi sayımızın çok yüksek olduğu, sanatın popülaritesinin gittikçe arttığı, Türk seyircisinin ve koleksiyoner sayısının yükseldiği bir tarih. Tabii burada asıl önemli olan, İstanbul’un dünya sanat haritasındaki yeri. Galericiler olarak 90’larda hayal edemeyeceğimiz şeyler birdenbire vuku bulmaya başladı. Kapı çalıyor, “Tate Modern’dan geldik, şu sanatçıyla iş birliği yapmak istiyoruz,” diyorlar. Bunu hayal etmesi bile zorken, bir anda ilginç gelişmeler yaşanmaya başladı. Fakat, 2013’te İstanbul’daki terör saldırıları, politik konjonktür derken işler tamamen tersine döndü. 2011’de İstanbul Bienali’ne gelen yabancı ziyaretçi sayısı 5 bin kişiye ulaşabilecek bir rakamdayken son Bienal’e gelen yabancı ziyaretçi sayısı 110 kişiden ibaret. Bu sadece sanat alanında da yaşanan bir gerileme değil, müzik festivallerine gelmek istemeyen sanatçılar, tiyatro festivallerinden çekilen oyunlar da bu sürece dahil oldu. Ülke cazibesini kaybetti, güvenlik endişeleri ve politik gerilimler, yabancıları ülkeden uzaklaştırdı.

QP: Galericiler ve sanatçılar olarak bu durumla nasıl mücadele ediyorsunuz, ya da mücadele ediyor musunuz?

HD: Tabii mücadele edemiyoruz, biz taraf olmadığımız için, hali hazırda devam eden işimizi sürdürmeye çalışıyoruz. Türkiye çok güvenli bir ülke lütfen buyurun gelin, diye yalvaracak halimiz yok. Biz de aynı dertten muzdaribiz, keza siz de öylesinizdir. Bu yüzden, öyle ya da böyle, eskisi kadar eser satamasalar da, gelirleri düşmüş olsa da sanatçılar bir şekilde yaptıkları işe devam ediyorlar. Bu durumu sadece Türkiye’ye özgü bir olaymış gibi değerlendirmek de yanlış olur. Dünya çok karanlıkken, Lübnan’da, Beyrut’ta, İran’da sanat bir şekilde devam etmiş. Sovyet rejiminin sürdüğü yıllarda Balkanlar’da sanat merdiven altında üretilmiş, duvarın yıkılmasıyla birlikte bir anda patlama etkisi yaratarak ortaya çıktı. Burada da üretim sürüyor, direnerek, kol kola, daha yakın temas kurarak, küçülerek…

QP: Türkiye’deki genel konjonktür sizi yurt dışında daha agresif olmaya itiyor mu?

HD: Aslında öyle olması lazım, nitekim genç birkaç galeri farklı ülkelerde kendine yeni sahneler yaratmaya çalışıyor. Uluslararası fuarlara gidip gelen galericilerimiz var. Tabii orada her ne olursa olsun, kimliğiniz önemli bir rol oynuyor. Bu galericilere, ülkenin direniş gösteren genç, muhalif sanat ortamından gelenler diye mi bakıyorlar, onu bilemiyorum ama farklı bir duruş kazandırdığı kesin. 2003’te, yani Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme ihtimalinin çok yüksek olduğu dönemde, Avrupa kültür ortamı, Türk kültür ortamını Avrupa’ya taşımak için çok çaba gösterdi. Ne yaptılar? Bir sürü genç sanatçıyı Türkiye’den alıp Avrupa’daki muhtelif yerlerde sergiler açtılar. Kendi kamuoylarına Türkler de sanatla ilgileniyor, sadece kilim dokumuyorlar, ilim de okuyorlar demeye çalıştılar. Bu popülarite sayesinde İstanbul’dan pek çok sanatçı, Avrupa’daki sanatçıların ağına dahil oldular, hala da orada konumlanmaya devam ediyorlar, hatta bu sanatçılar bugün hala Türkiye’nin aydınlık yüzü olarak sunuluyorlar.

QP: Biraz daha geçmişe gidersek, İstanbul’dan Avrupa’ya kaymaya çalışan sanat odağının, 80’li yıllarda Ankara’dan İstanbul’a kaydığını görüyoruz. Bu değişimi neye bağlıyorsunuz?

HD: Malum o zamanlar ne internet var, ne de akıllı telefonlar… Bilgisayarlar hayatımıza yeni yeni giriyordu ve tabii Ankara ve İstanbul arasında büyük farklar vardı. Basit bir örnek verecek olursam, bugün Canan Tolon eserlerini Los Angeles’ta, New York’ta, San Francisco’da sergilerken, internet sayesinde oradaki serginin fiyatını anında görebiliyorsunuz. Lakin o zamanlar, İstanbul’da eserlerini sergileyen bir sanatçı, Ankara’ya sergi açmaya gittiğinde fiyatını biraz indirirdi; bölgeden bölgeye ortaya çıkan farklılıklar mevcuttu. Böyle bir çerçeve içerisinde Ankara’dan İstanbul’a gelme nedenim, yaptığımız işin kültürel bir metropole ihtiyaç duyduğunu fark etmemdi. Sanat izleyicisiyle dirsek teması kurabilmek için İstanbul’da olmamız şarttı. Ankara’dan İstanbul’a taşınmanın motivasyonuyla, İstanbul’dan Avrupa’ya açılmanın motivasyonu çok farklı değişkenlere sahip.

QP: Bu değişim gözünüzü korkutuyor muydu?

HD: Tabii, bu değişimin kolay olduğunu söyleyemem. Ben Ankara’da doğmuş, 33 yaşına kadar orada yaşamış birisiyim. İstanbul’da hiçbir çevrem olmadan, sıfır ilişkiyle buraya geldim ki bu iş, ilişkide olduğunuz insanlarla güçlenen bir iş. Bu değişim büyük bir riskti, biz de bu riski göze alarak buraya geldik. Neticelerini yaşamadık mı? Pek tabii, 1987’den 90’ların ortasına kadar galerinin hayatiyetini sürdürmekte çok zorlandık, çark zar zor döndü. Ama o sırada sanatçılar bize güvendiler, biz onlara güvendik, inandık. 2000’lere geldiğimizde ise galeri artık İstanbul sahnesinde adından söz ettirir hale gelmişti.

QP: O dönemden hatırladığınız ilk sergi hangisi?

HD: Benim hayatımda Ankara’dan İstanbul’a gelmek, aldığım ilk önemli kararlardan. İkincisi de 80’lerin ortasından 90’ların başına kadar sergilemekte olduğumuz Mehmet Güleryüz, Ömer Uluç, Adnan Çoker, Burhan Doğançay gibi isimlerden oluşan kitleyi -bir gece de olmasa da- belli bir süreç içerisinde bırakıp, o güne kadar daha önce hiç sergi açmamış yeni bir kuşakla yoluma devam etmeye karar vermek oldu. İnci Eviner, Hale Tenger, Canan Tolon, Nazif Topçuoğlu gibi sanatçılarla bir araya geldim. Bu ticari olarak çok riskli bir karardı lakin bir yandan da şöyle bir güdü vardı: Bir önceki kuşak zaten galeriler olmadan da kendilerini var etmiş, tırnaklarıyla kazıyarak hayata tutunmuş, iyi kötü hayatlarını devam ettirecek bir düzenleri olan isimlerdi. Haliyle, bu isimlerin bir galeriyle çalışma disiplini de yoktu. Halbuki diğer kuşak, hiçbir galeriyle sergi yapmamış, kariyer oluşturacak genç isimlerden oluşuyordu. Dolayısıyla ben de kendi kariyerimizi kuralım, bu yeni isimlerle uluslararası sahneye çıkmamız daha kolay olur, diye düşünüyordum. Çünkü bu isimler günümüz estetiğiyle uğraşan, güncel sanatçılardı. Toparlayacak olursam, bu yüzden Hale Tenger’in 1991 yılında açtığımız ilk sergisi benim için çok önemlidir. O güne kadar sergilemeyi hayal dahi etmediğimiz objeler, enstalasyonlar sergiledik. Hatta o yıllardan bizi izleyen bazı seyircilerimiz, geri dönüp o dönemde gördüklerini anlattıklarında, o sergiye geldikten sonra arkamızdan güldüklerini itiraf ettiler. Tabii şu an Hale Tenger taktir ediliyor, zira bizim olduğu kadar ziyaretçilerin de estetik algısı evrim geçiriyor. Keza aynı şey İnci Eviner için de geçerli. 1991 yılında Eviner’in ilk sergisini yaptık, hiçbir eser satılmadı. 2 sene sonra yine sergiledik, yine bir sonuç elde edemedik ama o bize inandı, biz ona güvendik ve çalışmaya devam ettik. Bugün baktığımda İnci Eviner’in birçok eseri farklı coğrafyalarda sergileniyor ve kendisi önümüzdeki Mayıs ayında Venedik Bienali’nde Türkiye’yi temsil ediyor olacak.

Röportajın devamını QP NO:22’nin 72. sayfasında bulabilir, abone olmak için abone@qpmagtr.com’a mail atabilirsiniz.