Saat Tutkunu Doruk Acar

  • 312 SHARES

Doruk Acar, sanat ve zanaat da dahil olmak üzere her alanda yönetimin ne denli önem arz ettiğine değinerek, hayatında kurduğu değer dengesini anlatıyor; yüksek saatçilikteki sevdiği/sevmediği noktalardan film projelerine kadar. Röportaj Beran Toksöz, Portre Özkan Önal

Öncelikle şu aralar zaman size ne ifade ediyor?
Yetişmeye çalışmayı…

Yapımcılık ve işletmecilik gibi, zaman kontrolünün önem derecesinde ilk sırada yer aldığı alanlarda çalışıyorsunuz. Bütün bu iş koşuşturmacalarınız içerisinde kendi isteklerinizi denkleme nasıl yerleştiriyorsunuz?
İlk sorunun cevabı burada bir kez daha kendini gösteriyor. Restoran, kulüp ve filmden sonra, açıkçası günlük hayatıma zaman kalmıyor diyebilirim. Ama hani tabiri caizse “hobili adamlar” olarak yetiştiğimizden, haliyle o hobilerden kopunca da mutsuz oluyoruz. Ve bu yüzden bir taraftan kalem, saat, çakmak gibi koleksiyoner uğraşlarına; diğer taraftan da deniz, seyahat ve tenis gibi hayatımdan çıktığında eksik hissedeceğim şeylere mutlaka vakit ayırmaya çabalıyorum. Evet, zaman yetmiyor ama en nihayetinde denge kurmak zorundayız. Dürüst olmam gerekirse ben matematik olarak hayatınızdaki her unsura eşit zaman ayırabileceğinize hiç inanmıyorum ama denge kurup her şeyi oranlamak ise kesinlikle mümkün.

Önceden Boston Consulting Group’da çalışırken kariyerinizde yönünüzü değiştirmeye nasıl karar verdiniz?
Hani üniversiteyi bitirmeden biraz evvel herkeste bir girişimcilik motivasyonu başlar; işte benim bünyemde de o nüksetmişti. Boston’da okuyordum. Doughnut’tan etkilenip, “bizde de simit var” deyip, ilk başta böyle bir franchise düşündüm. Babam fikrimi çok beğense de, “okulunu bitir önce” dedi. Sonra okulu bitirirken başka bir fikirle daha babama gittim. Onu da çok beğendi, ama sonunda “girişimci kimseden para almaz” dedi… Dolayısıyla ben de para kazanmayı beklemem gerektiğini anladım. BCG kapsamında 10 senede 8 ülkede ve 14 farklı sektörde yönetim danışmanlığı verdim. Balık çiftliğinde, uçak bakımında, çikolata veya buzdolabı fabrikasında, pek çok yerde farklı deneyimler edindim. BCG’den ayrılırken başka bir firmadan iş teklifi aldım. Bir yandan girişimciliğin vaktinin geldiğini fark ediyordum ancak işimi de bırakmak istemedim ve ‘melek yatırıma’ yöneldim. Sermayem belli bir seviyede, bilgi birikimim işletme üzerineydi. Bunları katma değer olarak sunabileceğim sektörlerin, genelde iş prensipleri oturmamış sektörler olması lazımdı (en azından bizim coğrafyamızda). 60 yıldır başarıyla çalışan bir holdingin aktif olduğu alanda kalkıp “ben de, ben de!” demenin bir anlamı yoktu. Ve neticede, maaşlı işim başka bir doğrultuda olduğu için, melek yatırım konusunda yalnızca kitlelerin karar merci olduğu alanları seçmek istedim. ‘Çoğunluğun seveceği bir şey yapayım, zira doğru yaparsam zaten severler’ diye düşündüm. Ve film yapımcılığıyla ilgilendim. Çünkü izleyici filmi severse, o filmin önünde kimse duramıyor.

Bu yatırım fikrine Dağ filmiyle başladınız. Karar aşaması nasıl ilerledi?
Çok sevdiğim bir arkadaşım aracılığıyla Alper Çağlar ile tanıştım, Alper’in iki film projesi vardı, onları anlattı. Araştırmalarımı yaptım, fikri beğendim ve yola çıktık. Fonlamanın bir kısmını bir grup arkadaşımla beraber yaptık ve ardından Alper hakkıyla gidip tüm bahsettiklerini gerçekleştirdi. Sonuçta 2011’de Dağ filmi çıktı.

Başlangıç aşamasında sinemaya dair neler keşfettiniz?
Sinemayı iki açıdan çok ilginç buldum: Arz ve talep. Biri halen olması gereken yerde değilse de, yani talep tarafında… Dağ çıktığında, G20 ülkeleri arasında nüfusundan daha az sinema bileti satan tek ülkeydik; halen de öyleyiz. En azından o yıllarda büyüme vardı, son iki senedir bu gelişmeyi de kaybettik. Bugün 58-60 milyon bilet bandında satıyoruz. Kore 40 milyonluk nüfusuna 210 milyon bilet satıyor. Kendimizi dinamik bakımdan Kore’ye benzetirsek, bizde de talebin artacağını net olarak görebiliriz. Arza baktığımızda da içinde bulunduğumuz coğrafyanın her yerinden bir şey çıkıyor, kahramanlık destanları, hikayeleri… Ayrıca zamandan ve coğrafyadan bağımsız da bir sürü hikaye var. Bütün bu içeriği kağıda döküp ekrana yansıtabilecek potansiyel yetenekler de var. Kısacası, ben de büyük resme baktığımda gördüğüm arz ve talebi değerlendirmek isteyip (Panzehir) film yapımcılığına başladım. 2014’te yine Alper’le Panzehir’i çıkardık. Sarmaşık ve Abluka’da da ortak yapımcıydım. Onun dışında Dağ 2 de vizyonda. İleride de bir komedi filmi geliyor.

Yapımcısı olduğunuz bir filmde en çok kimle çalışmak isterdiniz? Kontekstimiz hayali tabii…
Küçüklükten beri Al Pacino’nun filmlerini seven biri olarak onunla çalışmak isterdim. Favori filmim halen Scarface. Ama şimdi nasıldır, o dönemde onla çalışan yapımcı neler çekti? Bilemiyorum. Sadece ekran önünü değerlendirerek konuşuyorum. En sevdiğim Türk filmi de Eşkıya. Ve tahmin edersiniz ki Şener Şen ile de çalışmak isterdim.

Sizce işletmedeki altyapınız size ne gibi faydalar sağlıyor?
Bence her işin işleyişi aynı ama eser üretirken elbette motamot ilerlemiyorsunuz. Disiplinli süreç ve bütçe yönetimi söz konusuysa, hem harcadığınızı çok daha aşağıya çekebiliyorsunuz hem de işin ne getireceğini hesaplayabiliyorsunuz. “Biz sanat filmi yapıyoruz, bunun bütçesi olmaz” konuşmalarına hiç katılmıyorum. Her işin bütçesi vardır. Kontrastta, saatte de benzer bir durum var: Çok komplike bir işi küçücük bir mekanizmaya sığdırıp, sonucu, bir de görsel zenginlikle sunmaya çalışsalar da, kimse sınırsız bütçeye ihtiyacı olduğunu iddia etmiyor. Her işin matematiği var. Hesaplamaları takip etmediğinizde batıyorsunuz. Sinema endüstrisindeki pek çok kişi, bildiğimiz ‘maaşlı hayat’ sürecini yaşamadığı için, her sabah aynı saatte uyanma, işe gitme ve şirket mekanizmasını bilmeden hareket ediyor. (Burada bürokrasi anlamında konuşmuyorum, olması gereken makro süreçten bahsediyorum.) Bunların farkında olmadan hareket edince de başarısız oluyorsunuz. Her türlü batabilirsiniz. Zaten 10 filmden 8’inde batıyorsunuz, biri ancak kendini kurtarabiliyor, diğeriyse öyle bir kazanç getiriyor ki zararların hepsini silip, üstüne para bırakıyor. Portföy yönetimi gibi esasen. Sinemada da uluslararası düşünmek gerek ve dünyada herkes bütçeleri önemsiyor.

Madeo’dan konuşacak olursak burada da yurtdışından feyz aldığınız detaylar var mı?
Biz restoran-kulüp mantığındayız. Bagatelle, Baoli ve Rasputin ile Costes ekosisteminden etkilendik. Globaldeki imrendiğimiz oyuncular bunlar, ama müşteri, tema, fiyat aralığı ve tipoloji olarak dört aksta bakarsak yerel koşullardan dolayı farklı olduğumuz noktalar da var.

Saatlere dönecek olursak, seyahatlerinizde nasıl saat seçiyorsunuz?
Seyahat sebebim ve aktivitelere göre tercihim şekilleniyor. Gittiğim toplantıya göre bile değişebiliyor. Çünkü bazen ‘ilk izlenime’ bağlı olarak, Patek Philippe Nautilus takamıyorsunuz, onun yerine kaliteli, düzgün, fonksiyonel ama süksesi indirgenmiş bir saatle gitmeniz gerekiyor. Orta Doğu ve Rusya gibi yerlerdeki üzerinizdekilerle tartıldığınız toplantılarda da tam tersi geçerli.

Genelde hep yanınızda olan bir saatiniz var mı?
Öncelikle asla tek saatle seyahat etmiyorum, gün içinde duruma göre hep değiştiriyorum. Bir de bence her saatin bir kimliği var. Ama örneğin, haftaya iş için Dubai’ye gidiyorum, yanıma IWC Portugieser alacağım çünkü Portugieser her ortama uyum sağlıyor. Perpetual olup olmadığı kasaya bakınca ayırt edilmemesine rağmen bu modellerin kazandığı saygınlık da saate gerçekten değer verenleri açığa çıkarıyor. En sevdiğim saat de her yere uyduğundan, lacivert kadranlı beyaz altın IWC Portugieser Perpetual. Hem mekanizma hem de işlev olarak çok fonksiyonel bir saat. Anlayan değerini biliyor; anlamayan da sıradan bir saat zannediyor.

Tam şu anda bir saat alacak olsaydınız, bu ne olurdu?
Yakın zamanda aklımda Richard Mille yer etti. Niye deyince cevap tartışmalı olabilir ama şimdi gidelim deseniz, şüphesiz bu yüzden Richard Mille’i seçerdim. Ben genelde dönemin parlayan popüler modellerini değil, markanın bilindiği modelleri seviyorum. Audemars Piguet ise, mevzubahis Royal Oak; Patek Philippe ise Calatrava veya Nautilus; Hublot ise Big Bang; IWC ise Portugieser. Önce bunları alıp sonrasında başkalarına geçmek gerektiğini düşünüyorum. Benim de şu aralar ilgimi en çok Richard Mille’in RM11 ve RM37 modelleri çekiyor.

ss
Richard Mille RM 011 Felipe Massa

iwc
IWC Portugieser Perpetual Calendar

Oysa bazı markalar yeniliklerini daha çok göz önünde tutmayı seviyor.
Evet, ben de onlardan saat almamayı seçiyorum. Çünkü o markaları anlayamıyorum. Butiğe girince bazen “fakat bu eski modelimiz” cümlesini duyuyorum. Halbuki ben beğeniyorsam ve çocuğuma bırakmayı düşünüyorsam, o modeli klasik görüyorum demektir, kimse başka yorum yapmamalı.

Saat sektörünün bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Markaların çoğu grupların bünyesine katılıyor. Bu da müşteriyi değil de, kendilerini daha çok düşünmeye başladıklarını hissettiriyor. Üretim adetleri çoğalınca, çok fazla ürünün ortaya çıkmasına, saatlerin birbirine benzemeye başlamasına neden oluyor. Eskiden ise herkesin tarzı farklı, gittiği yol ayrıydı. Bana göre bu değişim bazı markaların değerini azaltıyor. Çünkü saatin özel hissettirmesi, cep telefonundan farklı bağlamda konumlandırılması gerekiyor.