MELKAN GÜRSEL

  • 18 SHARES

Bir mimarın binaları sosyal heykeller olarak algılayarak yaptıgı her hareketin bir ucundan insana dokunacagına dair duyarlılık gelistirmesi için belki de önce bir kadın; sonra da sanatın hep yanı basında olması gerekir. Evet, Melkan Gürsel’den bahsetmekteyiz.

Tepebaşı’nda, 19. yüzyıldan kalma Tabanlıoğlu Mimarlık ve Galerist’in paylaştığı o nefis binadayız. Formel bir dille, bu global mimarlık ofisinin yaptığı projeleri sıralayarak başlayabilirdik yazıya ve bu, muhtemelen hayli sıradan bir giriş olurdu. O nedenle süjemiz olan Türkiye’nin en önemli kadın mimarlarından Melkan Gürsel’i beklerken, tüm katlarını dolaştığımız yapının içinde karşılaştıklarımızdan bahsetsek daha yerinde olacaktır. Tüm departmanlarda mimarların çalıştığı, dolayısıyla herkesin birbirinin dilinden anladığı, yüzde 60 oranıyla Türkiye’de en çok kadının çalıştığı, dört kata yayılan bu ofiste, tüm masaların üstünde -beyin fırtınasıyaparken alınmış- notlar, müthiş materyallerin dizildiği kartelalar, maketler, duvarda asılı çizimler görebilirsiniz. Tabii bu tablonun içinde ilk etapta dikkatinizi Atatürk Kültür Merkezi’ne dair olan detaylar çekecektir. Ve derken içeri hızlı adımlarla Melkan Gürsel girer…

Sizce mimarinin sembolik ve duygusal içeriğini zenginleştirmek için ne tür çözüm önerileri getirilebilir?

Sembolik yapı üretmek mimarlığın ana hedefi değildir; ancak bir yapı inşa edildiği yerde kabul bulduğu, sahiplenildiği durumda doğal olarak simge değeri kazanır bana göre. Çözüm önerisi ise bir binanın, o yerin ve zamanın sembolü olarak yer etmesini sağlayacak unsurları gözetmek ve özünde aidiyet duygusu yaratabilmekle sunulabilir.

İstanbul’da bu aidiyet duygusun hissettiren yapılar hangileri?

Spesifik bir binadan bahsetmek İstanbul gibi farklı tipolojilerin olduğu, çok katmanlı metropollerde pek mümkün değil bence.
Örneğin şu anda Cenevizlilerden kalma bir bölgedeyiz (Pera); tarihi yarımadaya gittiğimizde Osmanlı dönemine ait binalarla karşılaşıyoruz; Arnavutköy’de başka, Ortaköy’de apayrı bir geçmiş var. Ve tüm bu karma yapıda herkes kendine uygun, aidiyet hissettiği binayı bulabiliyor. Bir yeri, belirli simge yapılarla ancak küçük yerleşim bölgelerinde kısıtlayabiliriz.

Bunun yanında çoğunluk için Atatürk Kültür Merkezi bahsettiğimiz simgeselliğe kusursuz bir örnek teşkil ediyor.

Çünkü her şeyden önce bir kültür kurumu. Döneminin öncüsü ve herkesi buluşturan Taksim gibi bir merkezde konumlanıyor. Bu faktörler alt alta geldiğinde hepimizin kafasında sembolik bir statüye ulaşıyor. İkinci projede cephesini korumak istememizin en önemli nedeni de bu hafızayı bir şekilde yaşatmaktı.

Peki yeni planda yapının içinde çok büyük değişiklikler olacak mı?

Elbette olacak çünkü bir yapı yıkıldığında aynısını yapmak mümkün değildir. Bana sorarsanız özdeşini yapmaya çalışmak da gereksizdir. Nitekim oluşan boşluğun içinde, eski kapasitesinin üstünde, çok daha büyük bir opera salonu meydana getirilecek ve o da belleğimizde yer eden her şeyi simgeleyecek esasında.

Size göre form için fonksiyonellikten vazgeçmek gerekiyor mu?

Ben bu fikri çok saçma buluyorum. Bir projenin başarılı olabilmesi için estetik değerlerinin yüksek olması ve aynı zamanda fonksiyona cevap vermesi gerekir. Bunların hepsinin birleşip bir denge içinde varolduğu sürece iyi bir mimari ortaya çıkıyor. Herhangi birinin eksikliğinin iyi bir ürün yarattığını düşünmüyorum.

Üniversite yıllarınızda rol model aldığınız bir mimar var mıydı?

Bir kadın mimar olarak Zaha Hadid’i çok beğeniyordum. Kendisi aynı zamanda arkadaşımdı… Hem yaptığı binalar hem de bir kadın olarak bu dünyada varoluş şekli bence çok önemliydi. Üniversitelerde kız mimarların sayısı belki erkeklere oranla daha fazla ama profesyonel anlamda tam tersi maalesef. Ki bu durum tüm dünyada geçerli olan bir sorun, sadece Türkiye’ye özgü değil. O yüzden kadın mimarlar kendilerini var edebilmek için dernekler kuruyor, söylemler geliştiriyorlar… Günümüzde Amanda Levete, Odile Decq gibi önemli kadın mimarların isimlerini sayabiliriz ancak sayıları, diğer star’ları düşününce bir elin parmaklarını geçmez. Bu bağlamda Zaha Hadid çok önemli bir figürdü. Ama rol model alabileceğim biri hiç olmadı zira üniversite ikinci sınıftan beri ara vermeden hep çalıştım. Her zaman o gün yapmam gerekenlerin arkasından koştuğum ve bir anda çok fazla realite ile karşılaşmak zorunda kaldığım için rol model alıp hayal kuracak vaktim hiç olmadı.

Bir mekana girdiğinizde ilk önce neye dikkat ediyorsunuz?

Bir yerin birinci derecede ilgimi çeken kısmı metreküpüdür. İkincisi ise içine girdiğim zaman dışarı baktığımda gördüklerimdir. Mesela deniz kenarında, enerjinin olduğu mekanlar beni etkiler. Onun haricinde de detaylara bakarım. Tabii bu mesleki deformasyon aslında ama detaylarının kötü olduğu bir yere tahammül edemiyorum.

Orta Doğu’nun en başarılı mimarları arasında gösterilmeniz, aldığınız ödüller size nasıl hissettiriyor? Tatmin duygusu
mu yaşatıyor, ekstra sorumluluk mu yüklüyor ya da limitleri daha çok zorlamak anlamına mı geliyor?

Önce kendiniz sonra diğerleri tarafından ödüllendirilmek için çalışırsınız aslında. Her yeni ödül motivasyonunuzu tetikler, insanın gururunu okşar doğal olarak. Çünkü hayat sürekli, ‘bugüne kadar ne yaptım, ne yapamadım’ şeklinde bir muhakeme ile geçer. Dışardan başka gözlerin sizi değerlendirmesi bu yüzden çok önemlidir. Sonuçta biz, yaptığımız işlerle her gün test ediliyoruz. Öte yandan mimari öyle bir alan ki hem fonksiyona dayanıyor hem de estetiğe. İkisinin bir arada ve bir inşaat sistematiği içinde çözülmesi gerekiyor. Yani bir taraftan hayali gerçekleştirmek var (ve o hayalin kullanıcıları gerçek aktörler); diğer yandan da onu meydana getiren, belli bir ekonominin içinde yapan bir inşaat grubu. Esasında bunların hepsi teker teker aşmanız gereken setler. Üçünü de başarıyla aştığınız anda o bina başarılı bir bina sayılıyor; siz de başarılı bir mimar olabiliyorsunuz. Ve bana kalırsa limitleri zorlamaktan ziyade; imkanları akıllıca ve verimli kullanmak iyi mimarlığın gereklerinden biri.