AGNÈS’E İTHAFEN

  • 61 SHARES

Her kadın yönetmene ilham vermiş Agnès Varda üzerinden, kadın yönetmenlerin bakış açısına dair bir inceleme.

Yazı Can Koçak

Senaryo yazarlığı derslerinde belki de ilk söylenen cümlelerden biri, hikayede cevapsız sorulara yer olmadığıdır. Ortaya atılan bir soru mutlaka cevaplanmalı, ilk anda anlaşılmasa bile her eylemin bir nedeni ve sonucu olmalı, çıtlatılan malumat kırıntılarının her biri en sonda da olsa karşılık bulmalı; kısacası, tavanda asılı olduğu gösterilen silah mutlaka patlamalı. Ama bazı iyi hikaye anlatıcıları, her kuralla olduğu gibi, bununla da oynamayı, onu tersyüz etmeyi başarıyorlar. Temel bilgilere hakim olmak onların sınırlarını zorlamaya engel olmadığı gibi, cevapsız soruların yer aldığı her senaryoya “kötü” deyip geçmek de doğru olmuyor. Bazı durumlarda kimi zaman eksiklik, fazlalık doğurabiliyor; seyircinin gözünde o merak unsurunu uyandırmak da epey değerli bir hal alıyor.

Bunu düşünerek farklı coğrafyalardan seçtiğimiz üç kadın yönetmenin elinden çıkan filmler ise, Lost in Translation (2003), İşe Yarar Bir Şey (2017) ve You Were Never Really Here (2017), hikaye anlatıcılığının temel kurallarıyla çelişiyor gibi dursalar da; aslında sadece bu temel kurallara tamamıyla hakim olan sinemacıların elinden çıkabileceklermiş gibi de etkileyiciler. Seyircinin beklentisinin nasıl kullanılabileceğine ve merak duygusunun nasıl uyandırılabileceğine güzel birer örnek teşkil eden bu anlatılar, benzer etki doğuracak bir ürün ortaya koymak isteyen herkesin aklında tutması gereken birer hikaye anlatıcılığı tüyosu niteliği kazanıyor.

Rahatça susabilme lüksü
Sofia Coppola’nın Tokyo’da çektiği, 2003 yapımı Lost in Translation, adından da anlaşılabilen bir kaybolma halini, bir aidiyet meselesini merkezine alıyor. Başkarakterler Bob (Bill Murray) ve Charlotte’ın (Scarlett Johansson) bambaşka bir kültür, bambaşka bir dil ve bambaşka bir alfabeyle baş başa kalmalarının sonucunda, kendi hayatlarında da benzer bir yalnızlık çekmeleri, kendi çevresindekilerle de benzer bir iletişimsizlik yaşamaları gibi gerçeklerin ortaya dökülmesine şahit oluyoruz. Birbirlerinde, başka hiç kimseyle konuşamadıklarını konuşabildikleri, kimsenin yanında olmadığı kadar rahatça susabildikleri birini buluyorlar. Bütün bunlar olurken adlarını birbirlerine bir kez bile söylememelerinin de altını çizmek lazım. Bu bilgileri başka karakterlerle olan iletişimleri aracılığıyla ediniyoruz. Yani merakı canlı tutan ilk unsur, karakterler arasında gerçekleşiyor. Seyirciyle kurulan ilişki açısından değinilmesi gereken an ise finalde Bob’ın Charlotte’ın kulağına fısıldaması.

Yazının devamını QP Women No:4’de 148. sayfadan itibaren okuyabilirsiniz.