Seyahat İçİNde Seyahat: Kamboçya

  • 164 SHARES

Hong Kong seyahatimizin 3. günündeyken aniden başka bir yeri keşfetmek istedik. Peki, 72 saat nereye yetecekti? Test ettik, onayladık; önemli olan tek şey, efektif bir programmış. Yazı Beran Toksöz

Tatil içinde tatil konsepti her zaman ilgimi çekmiştir. Geliştirmek için her fırsatta sürpriz bir rota arayışına girerim. Yakın zamanda da Hong Kong’a, orada yaşayan arkadaşım Cenap İlgün’ü görmeye gittim. (İlk cümleden tahmin edersiniz ki, hikaye Hong Kong’u anlatmayacak.) Seyahatimin üçüncü gününde nereye gidebileceğimizi düşünürken, “Tarihi ve doğayı kapsasın, ama bir yandan konforu da ihmal etmesin” deyince, sürpriz fikri bulduk ve böylece Hong Kong’dan sıkıldık! Asya’daki Aman otellerine bakmaya başladık. Mükemmel servisiyle tartışmasız en iyi zincir otellerden biri olan Aman, bizi Amansara’sıyla anında etkiledi. Kamboçya’daki Siem Reap kentinde yer alan Angkor tapınaklarına, neredeyse içinde denilebilecek kadar yakın olan Amansara’yla, esas tatil başlamak üzereydi. Gözler karardı, fiyatlar veya uçuşlar bizi caydıramazdı; “Yapmışken en iyisi, gelmişken de en iyisi,” mottomuzdu. Sabah saat 10:00’da araştırmaya koyulmuştuk, 10:45 sularında organizasyon sürecini tamamladık. Tabii bu heyecanla havaalanına giderken yolu değerlendirmeyi ihmal etmeyerek, Hong Kong’un sembollerinden Giant Buddha heykeline uğrayıp mini teleferik turumuzu bile yaptık.

kamb7

Hong Kong ile Siem Reap arasındaki uçuş iki buçuk saat sürdü. Asya ve Orta Doğu’daki neredeyse bütün şehirlerden direkt uçuş düzenleniyor çünkü sezonlara göre yapılan genellemeler yok; azımsanamayacak sayıda turist çeken bir destinasyon, Kamboçya. Mayıs ve haziran aylarında rutubet artışı yaşanabiliyor; buna bağlı olarak sıcaklık da artıyor. Esasen biz de tam o yağmur sezonunun başlangıcını yakalamak istedik maceraperestliğimiz adına ama kaldığımız süre boyunca neredeyse hiç yağmur yağmadı. Yine de gerekebilecek her türlü giysi ve aksesuarı valize koymayı ihmal etmemiştik çünkü ne de olsa senede bir defa ihtiyacımız olacak özel eşyaları kullanma fırsatı yakalamak çok keyifli.

Vize kısmına dönecek olursak, önceden başvuru yapmasanız da, Kamboçya’ya giriş için form doldurup 2 adet vesikalıkla birlikte ücreti ödemeniz yeterli ve bu formu uçakta bile doldurabiliyorsunuz. Eğer yanınızda fotoğraf yoksa dahi endişe etmeye gerek yok, orada çektirebiliyorsunuz. Hızlandırılmış pasaport kontrolünden sonra valizimizi aldık; tüm bu işlemlerin 20 dakikayı geçmedi. Tabii bunun sebebi pasaport kontrolüne girmeden önce bizi karşılayan Amansara personelinin tüm işlemlerde ayrıcalıklı oluşuydu. Havaalanından çıktığımızda da 1967 model bir Mercedes-Benz 600 Pullman Limousine bizi bekliyordu. Aman otellerinin, tatil boyunca dinlenmek, dinginleşmek ve günlerin tadını huzurla çıkarma yaklaşımını hemen hissettik. Otelin adı da buna paralel, Sanskritçe’deki barış anlamına gelen “aman” ve Hint mitolojisinde peri kadar güzeli ifade eden “apsara” kelimelerinden geliyor. 1962 yılında Fransız mimar Laurent Mondet tarafından inşa edilen Amansara’nın, Kamboçya kralı Norodom Sihanouk’un üst düzey misafirliği için yapılan misafirhaneden otele dönüştürüldüğünü; Charles de Gaulle, Jacqueline Kennedy ve eski Yugoslavya Başbakanı Tito gibi birçok üst düzey misafire de ev sahipliği yaptığını da öğreniyoruz.

kamb8

Angkor bölgesi, çoğu arkeologa göre dünyadaki en geniş açık hava müzesi olarak kabul ediliyor. Tüm havzada, Budist ve Hindu izlerini taşıyan, 900-1300 yılları arasındaki döneme ait irili ufaklı 1000’e yakın eser bulunuyor. Khmer İmparatorluğu en ihtişamlı zamanlarından sonra başlayan zayıflama dönemiyle, halk güneye doğru göç etmeye zorlanıyor ve böylece Angkor ıssızlaşarak tropik ormanlarla kaplanıyor. Tapınaklar bu yüzden yüzyıllar boyunca gizli kalıyor, ta ki Fransızların 1900’lerde başlattığı arkeolojik kazılara kadar.

kamb4

Otele vardığımızda bulduğumuz bizim için hazırlanmış 3 günlük özel program, müzelerden tüm bu bahsettiğim tarihi yerlerin gezilmesine, hatta yemeklerden masajlara kadar detaylıca düşünülmüştü. Sabahları 5:00-6:00 civarlarında başlayıp, 18:00’e kadar devam eden bu programın uygulanabilirliği gayet kolaydı. Ama aile bireylerimin verdiği görevlere uymalıydım, mesela muhakkak fil sırtında Angkor Wat’ın gözlemlendiği tepeye çıkmalı, floating village’lardan (yüzen köyler) birini ziyaret etmeliydim. Bunlar annemin verdiği başlıca koordinatlardı ve yapmadan dönmem söz konusu bile değildi. Dolayısıyla o kolay programı, dinamikliğimizle doldurarak olabildiğince zorlu bir parkura dönüştürdük. Nasılsa, odaya girdiğimizde, mistik koku,her güne özel tropik meyveler, müzik ve teras gibi rahatlatıcı pek çok unsur bizi bekliyor olacaktı. Bunlara ek olarak da, tapınaklar otele çok yakın olduğu için, otele uğrayıp dinlenme imkanımız mevcuttu. (Böyle bir olanağın varlığı en zor programı bile kolaylaştırıyor.)

kamb3

İlk sabahımıza, bol tropik meyveli hafif bir kahvaltıyla ve heyecanla başladık. Rehber, bize tahsis edilen Tuk-Tuk, hep hazır olan soğuk su, mentollü buzlu havlular ve otelin bize hediye ettiği toz ve sıcaktan koruyucu şallar ile güne hazırdık. Asya’da motorsikletlerin modifiye edilmesiyle üretilen ekstra 2-3 kişinin daha seyahat edebildiği yarı açık ulaşım araçları olan Tuk-Tuk, trafiğin en büyük çözüm ortağıydı. Tuk-Tuk’la Angkor’a gidişimiz de 5 dakika sürdü.

kamb2

Angkor Wat tapınakların merkezinde konuşlanıyor. Bazı tapınaklar, önce Budist, sonra Hindu, ardından tekrar Budist yönetimine geçtiği için neyden etkilendiğini anlayabilmek maharet istiyor. Yalnızca, 5 piramitli olanlar Hint mitolojisinde Meru Dağı’nı temsil ettiği için, onları ayırt etmek kolaylaşıyor. Zaten bizim için de, hangi döneme ait olduğunu bulabilmek, her tapınağın girişinde doğan tartışmaların tek sebebiydi. Hepsi birer film seti gibi, nereden ne çıkacağı belli olmuyor. Saklı kalmaları ve bilinmezlikleri gizemli bir hava yaratıyor; bastığımız her yerde eserle, kafamızı nereye çevirsek hikayeyle karşılaşmak, inanılmaz bir deneyimdi. Bölgeyi gezmenin ne kadar zaman süreceğini tahmin etmek pek doğru değil zira çoğu kişinin ruh haline ve keşfetme güdüsüne oranla sonucun değişebileceğine inanıyorum. Bizim vaktimiz olsaydı, bazen sadece tek tapınağı gezmek dahi 1 günümüzü rahatlıkla alabilirdi.

Rehberin öğrencileriymişiz gibi dinleyerek edindiğimiz doneler sayesinde, daha ilk günden, tarihi ve coğrafi anlamda kendi başıma bir Kamboçya turu organize edebilecek kadar bilgi sahibi oldum; kızıl Kmerler, Pol Pot, iki dinin tapınaklar üzerindeki etkisi… Gün boyunca gezdiğimiz 6 tapınaktan sonra, fil sırtında çıktığımız Phnom Bakheng tapınağından gün batımı sırasında Angkor Wat’ı seyrettik. Otele döndüğümüzde, güzel bir spa terapisini takiben otelin arka tarafında bulunan sessiz havuzda yüzdüm, geçirdiğim günü analiz ettim. Kültürel keşifle büyülenip öğrendiklerimi hazmettikten sonra, ertesi gün için kendi başıma bisiklet turuna çıkma planı yapıyordum çünkü ön hazırlık aşamasını geçtiğimi biliyordum.

Sıra, şehri gece görmeye gelmişti. Siem Reap’in gece hayatı şaşılacak kadar canlı. Her yer, hediyelik eşyaların ve lokal ürünlerin bulunduğu gece marketleri, restoranlar ve barlarla dolu. Gittiği yerlerden oraya ait el işi ürünleri almaya meraklı biri olarak, market konusuna eklemeliyim ki, Siem Reap’teki Artisans Angkor’da, el kakmalığından taş işçiliğine, dokumadan boyamaya kadar, her türlü zanaat ürününün yapım aşamalarını görebiliyor ve kaliteli ürünler bulabiliyorsunuz.

Artisans Angkor, şehirdeki gençleri destekleyerek zanaatin kaybolmamasını sağlamaya çalışıyor. Favori mekanlarımdan biri orasıydı. Onun dışında barların olduğu sokak da ilgimizi çekti. (İngiliz ve Fransız üniversite öğrencileri için de öyleymiş, mezuniyet sonrası 3-6 ay Asya tatili yapılırmış, öğrenmiş olduk.) Gece marketlerini gezme ve bar rutinimizi fazla abartmadan her gece tekrarladık. Gittiğimiz yerlerde ülkenin para birimi riel olsa da, Amerikan doları resmi para biriminden daha geçerliydi. Ve yanınızda bolca bir dolarlık banknot taşımak Kamboçya seyahatiyle ilgili verebileceğim en pratik tavsiyelerden.

kamb5

İkinci günün sabahına, 5:00’teki Angkor Wat’ın tüm ihtişamını taşıyan gün doğumu seremonisine yetişmeye çalışarak başladık. Trafiği görseniz hayrete düşerdiniz. Binlerce kişi gün doğumunu izleyebilmek için yarış halinde gibiydi. Biz şanslı ve özel olanlardık, kimsenin girmeye izinli olmadığı zamanda rehberimizin hünerleri sayesinde, Angkor Wat’ın içerisinde sadece iki kişiydik. Sessizlik, heybetli duvarlar ve her köşeyi hafızalarımıza kazımaya çalışan biz… Bu ayrıcalığı yaşadıktan sonra, diğerlerinin yanında tribündeki yerimizi aldık ve dillere destan o beş dakikayı yaşadık. Ardından, otelin biraz uzağında kalan otele ait olan köy evinde kahvaltı ettik. Kahvaltı sonrası hafif bir dinlenmenin ardından artık bisikletle yola koyulmaya hazırdım. Büyük tur olarak adlandırılan, tapınakları çevreleyen rotada gitmeyi hedefliyordum. Telefonumdaki harita ve yollarda yokuş ya da eğimin olmaması avantajlarım arasındaydı. Rakibim ise sıcak hava ve rutubetti. Ancak en nihayetinde, ufacık bir harabeyi bile atlamadan yaptığım bu 6 saatlik yolculuk, hayatımda unutulmaz bir anıya dönüştü. Düşünün ki, istediğiniz her yerde dilediğiniz an durabiliyorsunuz, devasa tapınaklarda kendi başınıza geziniyorsunuz, mükemmel fotoğraflar yakalıyorsunuz ve geçmişe dönerek oralarda yaşayan insanların o yapıları nasıl inşa ettiğini hayal ediyorsunuz. Mimari altyapısı olan birinin, o taşların el emeği ve işçilikle nasıl yapıldığını kavraması gerçekten inanılmaz. İşte bu yüzden adım attığım her yere sonsuz saygı duydum. Ayrıca ormanın ve tarihi eserlerin bu denli iç içe geçtiği bir yer daha önce görmemiştim. Bazı tapınakların, geçmişte en önemli savunma mekanizmalarını oluşturan filler tarafından yıkılması, yıkılan ve ıssız kalan yerlerde eserlerin üzerinden tekrar ağaçların yetişmesi, insanı hem şaşırtıyor, hem de doğayla hiçbir şeyin yarışamayacağı hissini pekiştiriyor.

kamb9

Bisiklet turu sırasında gördüğüm yerleri sıralayacak olursam; Banteay Kdei, Ta Prohm, Prasat Pre Roup, East Mebon, Presat Ta Som, Ta Keo, Prasat Preah Neak Pean, Preah Khan, Krol Ko, Prasat Kravan, Thommanon ve Bayon… Açıkçası, kolay kolay yorulmayan ben bile, bir ara bu turu nasıl bitireceğimi düşündüğümü şimdi itiraf edebilirim.

Kamboçya’daki son günümüz için yoğun bir program ayarlanmıştı. İlk başta özel bir Van ile 45 dakika uzaklıktaki tapınağa gittik. Banteay Srei, pembe kum taşından inşa edilen ve Angkor’dakilere göre ufak olan fakat işlemeleri sebebiyle ‘mücevher tapınak’ diye anılan bir yapı. Apsara ve fil gravürleri bu tanımı gerçekten hak ediyor. Oradan sonra, tapınaklardan ve tarihi kalıntılardan uzaklaşarak, Tonle Sep Gölü’ne uğradık. Kamboçya’da toprak sahibi olamayanların yaşam biçimi olan yüzen şehirleri gördük. Binlerce kişilik bir topluluğun, hayatlarını su yüzeyine adapte ederek yaşamaları başka bir boyuta geçmek gibiydi. Göl, yağmur sezonlarında yüzölçümü olarak 4 katı büyüklüğüne ulaşıyor; biz ise bu genişlemeden önce ziyaret etmiş oluyoruz. Pancar motorların pervane aksları uzatılarak değiştirilmiş ince uzun takalar ile vardığımız şehir, her ne kadar ilgi çekici olsa da, aslında epey içler acısı bir halde. Okullar, marketler, evler… Her biri iptidai ahşap teknelerden ibaret. Öte yandan tüm bunlara şahit olmak, herkesin hayatında yaşaması gereken bir tecrübe. Özetle, Kamboçya ile ilgili en önemli üç noktanın, Angkor Wat, boyları 30 metreyi bulan eserlerin üzerinde büyüyen ağaçlar ve yüzen şehirler olduğunu söyleyebiliriz. Geçen 72 saatin ardından, Hong Kong’a, tatilin ilk evresine geri dönüyorduk. Gece başladığımız Kamboçya seyahati, başka bir gece sona erdi. Gelirken, “Dünyanın en büyük tarihi bölgelerinden birine bu kadar zaman yetecek mi?” diye düşünüyorduk; dönerken “Ne iyi yaptık,” diyorduk. İyi program, mükemmelin ötesinde hizmet, konforlu konaklama ve eski bir imparatorluk… 3 gün bize fazlasıyla yetti. Üstelik organizasyon doğru olduğu takdirde, mesafelerden korkmamak gerektiğini anladık. Nice seyahat içinde seyahatlere.