İRAN

  • 109 SHARES

Ön yargılarınızı daha pasaport kontrolünde arkada bırakmaya hazır olun, İran ilkokulda sıra arkadaşınız olup da sonradan yıllarca görmediğiniz dostunuz, o kadar tanıdık ve bir o kadar da yabancı.

İran’a gidiyorum dediğimde ilk duyduğum neden sorusu oldu, bunun cevabını yazıda bulmanızı beklemeden ben peşinen söyleyeyim, İran sadece gelmiş geçmiş en köklü uygarlıklardan Perslerin vatanı değil, İran ön yargının kırıldığı; bir nevi aynı kaderi paylaştığımız, gelip gördükten sonra kalbinizde bambaşka yer edinecek, anlata anlata bitiremeyeceğiniz, beklentileri kat kat aşan bir ülke. Size tek bir şeyin garantisini verebilirim İran’dan dönünce tıpkı yabancılardan ilk Türkiye ziyaretleri sonrasında sık sık duyduğumuz sözleri söylerken bulacaksınız kendinizi “Hiç beklemiyordum, ne kadar modernler, ne zengin kültür, ne sıcak insanlar, ne güzel bir coğrafya, neden daha önce gelmedim, mutlaka yine geleceğim.” Döndükten sonra en çok sorulan soru ise madem bu kadar güzel, İran’a ne zaman gidelim? Cevap basit, hemen! Yarısını çöllerin oluşturduğu ülke henüz kendini tam olarak Avrupalı ve Amerikalı turistlere açmamışken, kendini her şeyden sıkı sıkı koruyup kollamışken, değişmeden, başkalaşmadan gidin! MÖ. 4000’lere uzanan tarihi ile Pers uygarlığının vatanı, nükleer programı nedeniyle Amerika’nın yaptırımlarına senelerce maruz kaldıktan sonra, 2016’da bu uygulamaların gevşemesiyle daha da güçlenip, turist çekmeye, biraz daha rahat nefes almaya başladı. Ambargonun kalkmasından sonra ise dünya markaları ülkeye akın etti, tıpkı Küba için Castro ölmeden gitmeli denmesi gibi, İran’ı da başkalaşmadan, Amerikan markaları ve alışveriş merkezleri etrafı doldurmadan gidip görmeli.
İran, tarihi boyunca Elamlılar, Medler, Persler, Yunanlılar, Sasaniler ve Safeviler gibi nice devletin istilasına maruz kalsa da hiçbir dış güç bu güzel ülkenin tamamına
uzun sure sahip olamamıştır. Tarihinde en çok ses getiren olay 1963 senesinde İran şahının Beyaz Devrim adı altında yaptığı ekonomik
ve sosyal reformlardır, ülke modernleşip aynı zamanda da petrol sayesinde zenginleşirken, askeri açıdan da söz sahibi ülkeler arasına girmiştir. Fakat bu şaşalı, mutlu ve modern donem Fransa’da sürgünde bulunan Şii
lider Humeyni’nin reformu desteklemeyen, Batının da desteğiyle, ülkedeki Şiileri etrafında toplayıp İran’a hakim olmasıyla son bulmuştur. Şah ailesi İran’ı terk etmek zorunda kalmış, ülke molla rejimine ve yasaklara isteksizce hoş geldin demiştir. İçiniz kararmasın, sırf yasak ve yıkılmayı bekleyen kurallar ülkesi değil İran, tarih severler için Pers İmparatorluğunun etki
ve izlerine yakından tanık olabilecekleri, sokak başı mescit, saray, kale, müze, bahçe
ve çarşılarıyla sizi Doğu masalına taşıyan bir sürprizler ülkesi. Ama tabii yasaklar yok değil, tersine, oldukça çok.
İslam Cumhuriyeti olan İran’da kısıtlamalardan en çok nasibini alan sosyal yaşam oluyor, kadınlar şeriata uygun giyinmeli, başlarına tülbent, şal ya da eşarp takmak mecburiyetinde. Devrimi yaşamış 40 yaş üstü kadınlar tamamen çarşa ı, daha genç nesil ise başlarının ortasından aşağı doğru sarkıttıkları örtüler takmak zorundalar, ama genelde örttükleri şeyler rengarenk, cıvıl
cıvıl ve saçları görünüyor, diğer Müslüman ülkelerdeki uzaktan yakından alakaları yok, neredeyse zoraki, hatta biraz örtüyorum ama keyfimden değil der gibi. Kadınların okur yazar oranı daha fazla olan ülkede kadınlar ve erkekler el sıkışıyorlar, kadınlar otobüse arkadan, erkekler önden biniyor, aynı bölümde yolculuk etmeleri bile hoş karşılanmıyor. Özellikle karşı cinstenseniz gitmeden kadınların gözlerinin içine bakmayın diye uyarsalar da, İran kadınlarının güçlü, büyülü, esrarengiz bakışlarından korkmayın, bu bakışlarda hüzün, gurur ve gücü bir arada bulacaksınız. Yasaklar her yerde olduğu gibi en çok kadınlara yönelik olsa da erkekler de nasibini alıyor, onlar için de şort giymek yasak. Kravat takmak yasak, sebebini çok sordum ama cevap alamadım, tahminimce modernizmi simgelediği için, fakat yasaklar halkın özellikle genç kesimin içindeki modernliğe engel olamamış, şeriatın gerektirdiği kuralları mecbur uygulasalar da fiziksel olarak yüzleri hep batıya
dönük. Kozmetik tüketiminde dünyada 7. sırada İran, burun estetiğinde ise ilk üçte. Kadınların kendilerini ifade edebilecekleri, hem özgüvenlerini hem de güzelliklerini sergileyecekleri yer yüzleri, kocaman iri gözlerinin altında hokka gibi yapılı burun en büyük güzellik sembolü İran’da, hatta söylenilene göre maddi durumu elvermediği için burun estetiği yaptıramayan genç kızlar, yaptırmışçasına burunlarının üzerine sargı/ bant yapıştırıp geziyorlar, burun güzelliği hatta bunu ima edecek her türlü hareket mubah İran’da. Aralarında nikah olmayan kadın ve erkeklerin yan yana olmaları uygunsuz bulunan ülkenin gençleri yasakları delmeden istediklerini yapmak için kreatif yollara başvuruyorlar, bizzat tanık olduğum bir olayda, yan arabadaki güzel kıza penceresini açmasını işaret eden başka arabadaki bir delikanlı,
camı açan kıza Nokia’nın ütüden hallice,
eski cep telefonlarından birini attığında, ben bunu bir saldırı zannetmiştim. Ancak kızın bakışlarındaki mahcup ifade gidip heyecanlı bir gülümsemeyle çalan telefonu açıp konuştuğunu görünce, hem rahatlamış, hem de bu kreatif çözümün önünde saygıyla eğilmiştim. Birbirini beğenen gençlerim, örtleşmenin biraz pahalı ama çok yaratıcı bir yolunu bulması, her şeye çözüm üreten Türk kanımın neden bu kültüre bu kadar kaynadığını hatırlattı.

El sıkışmayan, yanaktan bile öpüşemeyen nikahsız kadın ve erkekler, denklerini bulana kadar birkaç Nokia heba etmeye razılar, söylemeye gerek yoktur sanırım alkol tüketimi ve satışı ülkede yasak, bu el altından satılmadığı ve gizli partilerin verilmediği anlamına gelmese de, kağıt üstünde yasak mı yasak. Modernliğe koşarken engele takılıp kalmış olduklarını başı sarıklı mollaları görünce anlıyorsunuz, siyah sarıklı mollalar peygamber soyundan geldiğine inanılan kişiler. Halkta en ufak sohbet bile nihayetinde molla rejiminin ve baskının artık istenmediğine varıyor, özellikle kadınlar dini özgürlük konusunda hür olmak istediklerini söylemekten çekinmiyorlar. Anlayacağınız Güneybatı Asya’da, Fars ve Umman körfezleri arasında, birbirinden dertli komşuları Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Irak, Pakistan, Afganistan ve Türkmenistan arasında kalmış, kendi derdiyle uğraşan bir ülke var. Ama derdi bir yana, o kadar güzel, derin ve etkileyici ki, insan kendini imrenmekten alıkoyamıyor. Kültürü, sosyal yaşamı, yasakları ve o yasakların nasıl delindiği anlatmakla bitmez, gidin görün. Gitmeden önce ise Tebriz, Kendovan, Tahran, Yezd, Şiraz, Persepolis rotamı okuyun.
İran 31 bölgeden oluşuyor, Tebriz’de sürprizlerle başlayan seyahatim, hayranlıkla son buldu. İran o kadar zengin ki size anlattığım bu rotada görülmesi gereken yerlerin belki de sadece yarısı var, benim planım 7 günlüktü, ancak rahatlıkla 10 güne de yayılabilirdi. Ufacık bir yer olan Tebriz’in merkezinde iki paralel ana cadde var, bunlardan birinin üzerinde kalırsanız şehri kolayca gezebilirsiniz. İlk iş olarak tamamı tuğladan yapılmış eski bir kale harabesi olan ve geçmişinde suçluların idam edildikleri Arg-e Tebriz’e uğrayın derim. Tüyleriniz diken diken olduktan sonra hızla uzaklaşın oradan ve bir iki adım ileride Azerbaycan Müzesine girin. Üç bölümlük müzede silahlardan,
antik eserlere, el yazısıyla yazılan kitaplarla bezeli kütüphaneden, 10. yüzyıldan bugüne kadar İran’da bulunmuş medeniyetlerin kullandığı para ve sikke koleksiyonuna ve son olarak ünlü heykeltıraş Ahad Hosseini’nin canlıyı aratmayacak gerçeklikteki insan heykellerine bakın, İslam kültürünün gizemi ve çarpıcılığına hayran kalacaksınız. 2013 yılında yapılan soygundan sonra güvenlik önlemleri çok sıkı, fotoğraf çekmek yasak ve eserlere yaklaştığınızda nefesini omzunuzda hissedeceğiniz güvenlik görevlilerinden ağzınızın payını almamak imkansız. Sıradaki durağımız 1001 çiniyle Allah adinin yazılı olduğu, 1465 yılından günümüze defalarca
kez restore edilerek ulaşan Mescid-i Kabud, ya da Türkçe adıyla Gök Camii. İslam literatüründe Turkuaz camii olarak da bilinen bu ibadethane mavi tonlarının birbirleriyle dans etmesini izlemek gibi… Çok eski ve yıpranmış ama hala harikulade bir mücevher gibi. Camii gezisinden sonra, kilise ziyaretini de unutmayalım, İran’ın en güzel kilisesi olan Ermeni kilisesi Sant Estapanus’a uğrayın.
İbadet yerlerini bitirdikten sonra soluklanmak için, şehrin ender yeşil alanlarından olan, Tebriz’e kuşbakışı bakmak için ideal park Eli Goli’ye gidin, oradan
da İran’da yaşamış neredeyse tüm şair ve yazarların ebedi dinlenme alanı olan Şairler Mezarlığına.
Artık alışverişe sıra gelebilir. Tebriz Pazarı, bizimkini aratmayan kocaman bir Kapalı Çarşı, hiç kaçarı yok kaybolacaksınız, kayboldukça her köşe başında bulacağınız aşırı süslü çaycılarda oturup burayı İstanbul Kapalı Çarşı ile karşılaştıracaksınız, çarşının 1000 yıllık geçmişine hayran olup, çatısındaki doğal klima görevi yapan delikler sayesinde serinleyeceksiniz. Ardından altın ve halı kısmını bitirip, gıda malzemeleri
satan bölüme sapıp koridorun sonundaki çıkış kapısından çıkıp temiz hava, sessizlik ve Kesik Minare denilen tarihi camiyi karşınızda göreceksiniz, buradan da ilerlediğinizde kendinizi ilk bahsettiğim iki paralel caddenin ortasındaki Şüheda Meydanında bulacaksınız, böylelikle kompakt ve tarih zengini bir şehir olan Tebriz turumuzu tamamlamış olacağız. Hava kararmadan Yeni Tebriz Meydanına uğramayı unutmayın, mermerden döşenmiş halı şeklinde devasa bir meydan, dünyaca ünlü İran halısını mermere yansıtan bu meydan aynı zamanda gençlerin toplanma mekanı. Tebriz’de Türkçe konuşuluyor ama Azeri Türkçesi, uçak kaçta düştü derlerse, şaşırmadan ve gülmeden iniş saatinizi söylemeniz gerekir.
Tebriz’i karış karış gezip, son olarak Şems Tebriz çarşısına uğrayabilirsiniz, Mevlana sever herkesin ilgisini çeken Şems-i Tebrizi’nin adını duyup heveslenip gitmeden ben size söyleyeyim, burası Doğubank’ı aratmayan her türlü beyaz eşya ve elektronik aleti bulabileceğiniz, saat 10’a kadar açık olan devasa bir kapalı çarşı, Şems’ten ve Mevlana’dan pek iz yok anlayacağınız. Şems’ten çok iz bulamamanın hafif burukluğuyla bu teknoloji cennetinden, sıfır teknolojiye, taş oluşumlar içine oyulmuş evleri ve otelleriyle Kapadokya’dan rol çalan Kendovan köyüne gidiyoruz. Tebriz’den 65 km ileride, mutlaka arabayla ve rehberle gitmenizi tavsiye edeceğim bu doğa harikası köyün Kapadokya’dan en büyük farkı mağaralarda hala insanların yaşaması ve teknolojiden tamamen uzak kalması. Mağaralarda hayat kurmuş halk binlerce yıldır burada, doğal ürünleri, balları, süt ürünlerini satın alıp köyü ikiye bölen nehir kenarından lokal yiyecekler tatmadan dönmeyin. Bu küçücük her şeyden uzak köyde bile sokak sanatı mevcut, ama tek tip sokak sanatı, Humeyni portresi, her yerde, en ücra köşede bile size bakıyor, hem de devasa boyutlarda.

Fotoğraf kredisi: David Jaquier

Kendovan’ı ve Ortaçağ’a ışınlanmış olma hissini geride bırakıp Tebriz’in 15 km uzağındaki kutsal bir dağ olan, zirvesinde eski Zerdüşt tapınağının yer aldığı, 1811 m yüksekliğindeki, kıpkırmızı renge sahip, Eynali’ye gidiyoruz, Tepesinde iki din adamının mezarı bulunan türbe ve muhteşem bir Tebriz manzarasına erişeceğiniz dağ aynı zamanda dağcılıkla ilgilenenler için sporu ve tarihi birleştiren eşsiz bir seçenek. Dağcılık hevesimi İran’da dindirmeyeceğim diyorsanız, teleferik de mevcut, ister teleferikle ister tırmanarak çıkın, en tepede ağlayan, inleyen, ibadet için duvarlara yüz süren onlarca İranlıyla metrelerce süren dingin manzara sonrası karşılaşınca hafif bir şok yaşayıp ne yapacağınızı şaşırdıktan sonra iniş yoluna geçebilirsiniz.

Sıra başkentte, Tahran trafiği, keşmekeşi, kuralsızlığı, 13 milyon nüfusu ile İstanbul’un küçük kuzeni. Diğer şehirlerin aksine binalarında dikkat çeken renksizliği, her yer ya gri ya sarı, tıpkı çöl şehirleri gibi. Farsça da anlamı sıcak şehir olan başkent, diğer şehirlere göre daha modern, kurallar iplikle dokunmuş olsa da gevşemeler görmezlikten gelinebiliyor. Şehir neredeyse ikiye ayrılıyor, kızlı erkekli gençlerin takıldığı, sansürlü kitapların satıldığı, profiterol, macaron gibi batı tatlılarının ikram edildiği kafelerin bulunduğu, şehrin merkezi ve batısındaki reformist, modern Tahran ve Tahran Üniversitesi civarından uzaklaştıkça etkisi hissedilen, dev Humeyni ve Hamaney posterlerinin asıldığı duvarlar, daha sert ve tepkili bakışların olduğu muhafazakar Tahran. Bir de en gizemli Tahran, yani zengin reformistlerin mekanı, gizli kapılar ardında en ekstrem partilerin yapıldığı, ülke standartlarına göre çılgın kıyafetlerin giyildiği, farklı mutfaklara ait restoranların bulunduğu, metrekare ev fiyatlarının Londra ile yarıştığı radikal Tahran. İran’da yasaklanmayan ender sosyal medya araçlarından Instagram’da #richkidsoftehran hashtag’ini arattığınızda bu yaşamın bir kısmına tanık olabilirsiniz.

Tahran’da sırf binalar gri değil, hava kirliliği dünyanın arabaya en düşkün şehirlerinden olması sebebiyle oksijensizlik tavan yapmış durumda ama hakkını da verelim şehrin %20’den fazlası yeşil alan, 2500’e yakın irili ufaklı park var başkentte, hem de bu parklarda biraz özgür bir his var, başlar daha az kapalı, kıyafetler daha sıkı ve yüzler daha çok gülüyor. Başkentin incisi UNESCO koruması altındaki Gülistan Sarayı, Pers kültürüyle Batı mimarisinin aşkının meyvesi. Versaille, Elhamra ve Chambord’un çay saatinde bir araya gelip kıskançlıktan saatlerce çekiştirecekleri cinsten alımlı, ihtişamlı ve nefes kesici. Sırf Gülistan Sarayı’nı görmek için bile Tahran’a gitmeye değer. İhtişam demişken bir sonraki durağımız Ulusal Mücevher Müzesi olmalı, son şah Rıza Pehlevi ve ailesine ait hanedan mücevherleri, taçlar, kalkanlar, elmas kaplı hançerler sizi hüzünlü bir Ortadoğu masalına taşıyacak. Unutmadan söylemeli, Rıza Pehlevi ve ailesi ülkeden kaçmak zorunda kaldıklarında bunları devlet malı sayıp, kıymetli eşyalarının birini bile almadan ülkeyi terk etmişler, İran’da şaha saygı hala sonsuz ve elbette gizli! Buradan sonra Şah Pehlevi’nin son 10 senesinde yaşadığı Niavaran Saray Kompleksine gidebilirsiniz.

Saraydaki şaşa ve ihtişamdan etkilenip alışveriş havasına girdiğiniz anda Gülistan Sarayı’nın hemen yanında 1000 yıllık Tahran Pazarını bulacaksınız, diğer kapalı çarşılardan farklı olarak daha çok yerlilere yönelik olan pazarın bir uçtan bir uca mesafesi tam 10km. Tahran’dan ayrılmadan kültürüne doymak isterseniz İran Ulusal Müzesi, Elbruz Dağı eteklerindeki Pehlevi ailesine zamanında yazlık olarak hizmet veren Sadabad Müzesi, MOMA’nın prematüre bebeğini andıran Tahran Çağdaş Sanat Müzesi, son olarak da İran Halı Müzesi’ni gezebilirsiniz. Bunların yanı sıra Tahran’da en etkilendiğim şeylerden biri bu kadar sıkı bir rejimde sürdürülen sokak sanatı ve graffiti zenginliği, özellikle şehrin rengi, beti benzi atmış hasta insan yüzü gibi griye çalarken, graffitiler sayesinde Tahran renklenip can buluyor. Vaktiniz kalırsa sanat galerilerine mutlaka uğramanızı tavsiye ederim, Seyhoun Art Gallery ve Assar Art Gallery benim en beğendiklerimdi. Şehirden ayrılmadan önce içine girmeseniz bile (ki girerseniz baktığınız ve fotoğrafladığınız her şey için görevliler tarafından uyarılabilirsiniz) mutlaka önünden geçmeniz gereken şeriat öncesi son şahın yaşadığı ve devrim sonrası Humeyni’nin ibret olsun diye yıktırıp koruma altına aldığı Niavaran Sarayı. Tezatlıklar şehrine hoşça kal demeden önce Niavaran Sarayı’na inat yapılmış olan Humeyni’nin Anıt Mezarı’na gidin derim.

Sıra heybet kelimesini görselleştiren, Tahran’ın griliğini unutturan, rengarenk, ihtişamlı, iç açıcı İsfahan’a ilerlemeye geldi, ilerlemek çok kolay değil, Pers İmparatorluğunun filmi olsa fragmanı tadındaki İsfahan başkente 450 km uzaklıkta. Tavsiyem 400 yıllık kervansaraydan otele çevrilen, dünyanın en eski oteli olduğunu savunan (bu konuda UNESCO’dan unvanını almak için hala bekliyor) Abbasi Hotel’de kalmanız. İsfahan’daki cami ve gezilecek yerler başlı başına bir gezi yazısını hak etse de kısaca mutlaka gitmeniz gereken yerler Selçuklular döneminden kalma İran’ın en büyük camisi, UNESCO koruması altındaki geometrik motifleriyle baş döndüren Mescid-i Cuma. Safeviler’den kalma, medreseleri, avluları, han ve dükkanları, dar yolları labirenti andıran, mozaiklerle bezenmiş İran’ın tarihi pazarı Bazar-e Bozorg, 18 sütunlu dekoratif terasıyla, 52 odası, nakış gibi işlenmiş mozaikli tavanıyla 16. yüzyıldan bugüne gelen 6 katlı Ali Kapı Sarayı, sadece saray sakinlerine özel yapılan, bu sebeple halkı namaza çağırmaya yarayan minareleri olmayan, turkuaz çinilerle kaplı, gördüğüm en süslü cami Şeyh Lütfullah Camii, ve son olarak da İslam dünyasının rönesansı kabul edilen Safevi döneminin en ihtişamlı eseri Mescid-i Şah. Bizim alışık olduğumuz Osmanlı camilerinden farkı dış cephesinin de iç cephesi kadar renkli olması… Mescid-i Şah’ın en ilginç özelliği bana göre akustiği, yapılan araştırmalara göre caminin içi tam 49 farklı tonda eko oluşturabiliyor. Çok azı insan kulağıyla duyulabilir cinsten ama bilim insanlarının sözüne güvenimiz sonsuz, 49 diyorlarsa 49’dur.

Saraylar ve camiilere ara verip nefes alma vakti gelince Pekin’deki Tiananmen Meydanından sonra dünyanın en büyük ikinci meydanı olan Nakş-ı Cihan Meydanına gitmelisiniz, söylememe gerek yok sanırım ama burası da UNESCO kültür mirası listesinde… Tüm bu güzellikler bir yana, bana göre İsfahan’ın en etkileyici kısmı köprüleri, şehrin içinden geçen Zayende Nehri’nin üzerindeki sıra sıra köprüler Thames’in üstündekiler kadar bol ve çeşitli. Benim favorim aralarındaki en yaşlı olan, Sasani’lerden kalma, 7. yüzyıldan bugüne gelen 13 kemerli Şehristan Köprüsü.

Sıra 5000 senelik geçmişe sahip, çöl fırtınasının ortasında kurulmuş, dünyanın ilk tek tanrılı dininin mensupları olan Zerdüştlerin kalesi, İran’ın bana göre gizli kalmış en kıymetli mücevheri, altın rengi şehir Yezd’de. Bu uçsuz bucaksız çölün ortasına kurulmuş, gizemli kuleleri ve altından yapılmış devasa bir labirenti andıran, esrarengizliğiyle size kendinizi bilimkurgu filmlerinde hissettiren şehrin her metrekaresinde Zerdüştlerin izine rastlayacaksınız. Ateşin kutsal olduğu bu felsefede, çöl sıcağı sayesinde ateşi içinizde hissederken, içindeki ateşin MÖ. 470 yılından beri yandığına inanılan Ateşgede Tapınağına hayran kalıp, hissettiğiniz geçici ateşe aldırmayacaksınız.
Burada bütün evler kerpiçten, etrafları yüksek duvarlarla çevrili, yanlış anlamayın sorun güvenlik değil, çöl sıcağı. Akıllı ev tanımına uygun evlerin atalarını burada görebilirsiniz, Badgir denen rüzgar kuleleri sayesinde kurdukları sistemle havayı sıfır dereceye kadar soğutmayı başarabilmişler. Yezd güzel olduğu kadar da zor bir kadın gibi, yaşaması, alışması, hatta sahip olması neredeyse imkansız, düşünün ki Cengiz Han ve Timur’a bile teslim olmamış, Marco Polo’yu seyahatnamesine girecek kadar kendine aşık etmiş. Bu şehrin büyüsüne kapılmak için bir noktada durup etrafınıza bakmanız bile yeterli, ama gitmişken İran’ın en uzun minaresine sahip olan Mescid-i Cuma’yı, aşırı süslü oyukları ve simetrik mimarisiyle gösterişli bir kadını andıran Amir Chakmaq Camii, Zerdüştlerin ölülerini yakmak ya da gömmek yerine yırtıcı kuşlar tarafından yenmeleri için bıraktıkları mekan olan sessizlik kulelerini, içme suyu elde etmek ve bitkileri sulamak için Yezd sakinlerinin açtığı kehriz adı verilen su kanallarını görmenizi tavsiye ederim.

Yezd’deki kubbe mimarisinden örnekler

Tüm bunları gezin ama bence bu şehirde en güzel anınız tek başınıza şehir manzarasına hakim bir binanın çatısına çıkıp, 2000 adet badgir’in altın rengi kerpiç evlere hayat verişini izlemek olacak.

Ben kalbimi Yezd’e kaptırmadan önce İran’ın bana göre en ilginç yeri Pers İmparatorluğunun incisi Persepolis’i içinde bulunduran Şiraz’dı. Şehirdeki ilk durağımız Pasargad Antik Şehri, bir şehir milattan önce 6. yüzyıldan bugüne kadar dimdik durarak gelebiliyorsa, Persepolis’ten bile eski bu antik başkent bizi ağırlayabiliyorsa biz de Yezd’i unutur önümüze bakarız diyerek İran’ın atası olan Ahamenis İmparatorluğu’nun başkenti Persepolis’e ilerliyoruz. UNESCO burayı da kültür mirası listesine almış, ama bizim Efes’imize benzeyen şehir Büyük İskender sağ olsun, yağmalamalar yüzünden oldukça zarar görmüş, eski ihtişamı olmasa da toplam 130.000 metrekare üstüne kurulan bu antik kentin içindeki taş işlemeler, kaya figürleri ve eserleriyle görülmeden geçilmemesi gereken bir açık hava müzesi. Persepolis’te beni en çok etkileyen Apadana Merdivenlerinin olduğu ana yürüme yolu, kelimenin tam anlamıyla bir görsel tarih sunumu. Oldukça sağlam bir şekilde günümüze gelen kaya resimleri, büyük imparator Darius’u ziyarete gelen farklı milletlerinin yetkililerinin resimlerini sergiliyor, bir nevi Facebook profili gibi, ziyaretine gelen, arkadaş edindiği herkesi çok ince bir işleme ile saray girişinin duvarına resmettirmiş Darius. Persepolis’te birçok kaya mezarı bulsanız da Darius’unkini arıyorsanız 10 km uzaktaki Nekropolis (ölüler şehri) Nakş-ı Rüstem’e gitmeniz gerekir. Yaşadığı yerin hayatı temsil etmesini, ölümü anımsatmamasını isteyen Darius’un, Xerxes’in ve iki oğlunun devasa büyüklükteki kaya mezarlarını da ziyaret ettikten sonra Şiraz’a geri dönüyoruz. Mezar gezmeye doyamadıysanız, şehrin tam ortasındaki Hafız-i Şirazi ve Şeyh Sadi-i Şirazi’nin anıt mezarlarını gezebilirsiniz, gezmek diyorum çünkü burası Şiraz gençlerinin piknik yaptığı, sevgilileriyle buluştuğu mekan. İran’da şiirin yeri büyük, radyolarda şarkı kadar şiirin de okunması, politikacıların konuşmalarını araya iki dize şiir serpiştirmeden asla tamamlamamaları, çocukların okuma yazmayı şiirlerle öğrenmelerinden anlayabilirsiniz İranlıların şiir tutkusunu. Bir sonraki durağımız bana göre İran’ın en güzel bahçesi İrem Bahçesi (cennet bahçesi). İran bahçeleri de tıpkı Fransız bahçeleri gibi kendine has özelliklere sahip, köşeli yapıda yapılan bu bahçelerin içinde mutlaka meyve ağaçları, kanallar, havuz ve bir de pavilyon yer alıyor ve etrafları yüksek duvarlarla çevrili. Bu duvarların amacı aslında eskiden bu bahçelerin asillere ait olmasıymış ama artık halka açık oldukları halde bu duvarlar korunmuş, şimdi ise ironik bir şekilde bu yüksek duvarlar içinde dolaşan genç sevgililere özgürlük sağlıyor. İrem bahçesinden sonra size bu gezi yazısındaki son cami tavsiyem Nasır el-Mülk Camii olacak, pembe temalı bir rüyayı andıran iç dekoru yüzünden Pembe Camii olarak bilinen bu cami Şiraz’ın bana göre en değişik ve güzel yapısı. Beş içbükeyli tavanı ve rengarenk vitrayları sayesinde tıpkı bir ışık ve renk şöleni, bu kadar renkli ve ışığı geçirgen olmasıyla bana katedralleri anımsatan bu camiye bayılmamak imkansız. Pembenin diğer renklere hükmedişine doyamadıysanız 4000 metrekare alana yayılan, 18. yüzyıldan kalma Kerim Han Kalesi’ni ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Son olarak bir de Şiraz’da pazar gezmeden dönmek olmaz. Şehir şehir dolaştıktan sonra anlayacaksınız ki İranlılar tam anlamıyla bize, kültürümüze, müziğimize, dizilerimize, yemeklerimize sevdalılar. Birçok insanın Türkçe konuştuğunu görünce, ya da konuştuklarını sandıklarını fark edince iyice ısınacaksınız. İster araba ve rehber kiralayın, isterseniz de her yere taksiyle gidin, İran’da ulaşım çok kolay ve uygun (100 km taksi yolculuğunun fiyatı pazarlıkla yaklaşık 5 dolara kadar düşebiliyor). Mutlaka yanınızda nakit para ile gidin, kredi kartı çoğu yerde geçmiyor ve interneti unutun, internet her şehirde sıkıntılı, Irancell satın alabilirsiniz ya da büyük otellerdeki kablosuz ağlardan yararlanabilirsiniz, hadi yararlandınız Facebook, Twitter, ve Youtube’u unutun, unutmakta sıkıntı çekiyorsanız VPN indirin. Kendinizi evinizde hissedin, herkesle her şey için pazarlık yapın, sonuçtan memnun kalıp kendinizle gurur duyacaksınız. Gitmeden önce Türk dizilerinden en azından bir-iki tanesinin adını öğrenin, çünkü bilmediğinizi anladıklarında yüzlerindeki hayal kırıklığı içinizi acıtacak cinsten!

Yemeklerinden uzun uzun bahsetmemek için zor tutsam da kendimi, şu kadarını söylemeliyim; yemek severler için bu ülke Fars, Arap ve Türk mutfağının füzyonunu serer önünüze. Tarihinde binlerce yıldır etkileşen bu kültürler İran mutfağında bol kuzu etli, baharatlı, pirinçli, bulgurlu, pek leziz ama asla hafif olmayan bir seçkiye sahip. Mevsim olarak mutlaka baharda gitmenizi tavsiye ederim çünkü dağlık coğrafyasında , kurak ve aşırı sıcak olabilen ikliminde bahar demek İran’da her şey demek. Bahar demişken, İran’a gitmişken kapalı çarşılarını gezmeyi sakın unutmayın, halılar, altın, bakır ve gümüş işçiliği, ipek dokumacılığı, porselen, el işi ve seramiklerden oluşan rengarenk tezgahlardan hiçbir şey almasanız bile, içiniz renklenecek, İranlıların sevgili bekler heyecanıyla bekledikleri baharı tam da o anda hissedeceksiniz. İran sizin için bir soru işareti ise giderken, döndüğünüzde pozitif şaşkınlık ifade eden bir cümlenin sonuna konulacak ünleme dönüşeceğinden sakın şüpheniz olmasın. Aklınızda kocaman bir ‘acaba’yla gittiğiniz İran’dan, benim gibi ‘iyiki’lerle ve bavulunuzda ise hiç kullanmayacağınız birçok hediyelik eşyayla döneceğinizi garanti ederim.