EDDIE REDMAYNE İLE VENEDİK’TE BULUŞTUK

  • 112 SHARES

Omega’nın Venedik’te Aqua Terra koleksiyonu için düzenlediği davette, genel yayın yönetmenimiz Beran Toksöz Palazzo Pisani’de Moretta’da Eddie Redmayne ile röportaj yaptı. Saat ve sinemaya dair bu söyleşi web sitesinde.

Bize ilk Omega saatinizden bahseder misiniz?

İlk Omega saatim, uzun yıllar babamın kullandığı bir De Ville’di. Babam saatini takmama izin verirdi. Sonra birkaç yıl önce Globemaster piyasaya sürüldüğünde, bu modelin yüzü oldum. Son derece sade, hoş bir zarafeti vardı ve ben de bu modeli çok beğendim. Ve daha sonra geçen yıl, yeni Aqua Terra modelini çıkardıklarını, toprak ve denizin karışımı gibi bir şey olduğunu söylediler ve ben de harika, diye düşündüm; yelkencilikte iyi olmayabilirim ama fikir olarak hoşuma gider ve markayla ile ilgili sevdiğim şey de bu. Markanın oldukça ilgimi çeken bir tarihi var. 20. yüzyılın ikinci on yılında İngiliz Hava Kuvvetlerinin ilk kullandığı saatler Omega’ya aitmiş. Böyle hikayeleri olan markaları hep çok sevmişimidir.

Eğer Omega için bir saat tasarımı yapma imkanınız olsaydı, bu nasıl bir saat olurdu?

ER: Omega ile ilgili ve özellikle de Globemaster ile ilgili sevdiğim şey, kendisini referans alması. Kendi geçmişlerinden bazı ikonları alıp yepyeni bir gözle ve modern bir bağlamda bunları tekrar inceliyorlar ve temeli tarihe dayanan yeni bir fikir buluyorlar. Bu şehir, yani Venedik için de aynı şey geçerli. San Sorvino Kütüphanesi’nin mimarisine bakarsanız, bunun klasik fikirlere dayandığını ama bazı rötuşlara, oyunlara ve hayal gücüne başvurulduğunu görürsünüz. Ben bunu çok seviyorum çünkü benim yaptığım şey de bu. Bir karakteri oynarken, gidip araştırma yaparsınız ve kendinizden başka tarihten de bir şeyler getirmeye çalışırsınız.

Oynamak istediğiniz şu anda var olan ya da olmayan bir rol var mı?

ER: Bir aktör olarak, Hamlet oynamayı sevdiğimi hiç söylemedim. Tom Hooper bunu oynamanı istiyorum dediğinde Lili Elbe gibi, teklif edilen çok sayıda harika rol oldu. Ya da Stephen Hawking. Ben ona benzediğimi hiç düşünmüyordum ama içeriden baktığınızda kendinizi en iyi şekilde göremiyorsunuz ve bu oldukça ilginç. Hatırlıyorum da bir keresinde “My Week with Marilyn” filmini çekerken daha önce birlikte çalıştığım bir tiyatro müdürü beni aradı. Bana, “Sana iki kelime söyleyeceğim ve bu role ya evet ya da hayır demelisin.” dedi ve sonra bana “2. Richard.” dedi. Tüm hayatım boyunca yeterince insan bana Richard’ı oynamam konusunda aynı şeyi söylemişti, dolayısıyla ben de evet dedim. Daha sonra oyunu okudum ve bu gerçekten de zavallı, biraz sinir bozucu, ben-merkezci bir karakterdi ve ben de “Tamam, demek ki benim oynamamı istediğin karakterler bunlar!” diye düşündüm. Ve bu karakteri oynadım. Söylemek istediğim şey şu: diğer insanların senin özelliklerini görmesi daha iyi.

Omega her zaman George Clooney ya da James Bond gibi çok ünlü kişilerle çalışmayı seçiyor. Dolayısıyla, Omega’nın marka yüzü olarak, kendinizi baskı altında hissediyor musunuz ya da sizden bazı şeyler beklendiğini düşünüyor musunuz?

İlginç olan şey şu: Omega’nın muhteşem bir tarihi var ve bir marka olarak OMEGA ile ilgili her zaman hoşuma giden şey bu olmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz Hava Kuvvetlerinin kullandığı saatler, NASA, Olimpiyatlar, tarihinin tümü. Bu markanın tarihe gömülü olduğunu hissediyorum ve George Clooney, Nicole Kidman ve Daniel Craig gibi insanlar, bu insanlara her zaman hayranlık duydum ve bu kişilerin de uzun süreli ilişkileri var. Benden bunun bir parçası olmamı istediklerinde kendimi gerçekten ayrıcalıklı hissettim. Bu söylediklerimin kulağa düşünülmeden söylenmiş, alışılagelmiş sözler gibi geldiğini biliyorum. Fakat Omega gerçekten de son derece kalıcı bir marka gibi görünüyor ve Cindy Crawford’un da hayır işlerini Omega’ya bağladığını biliyorum. Fakat bu durum beraberinde beklentiler de getiriyor mu diye sorarsanız, tabii ki öyle. Omega’yı hayal kırıklığına uğratan kişi olmak istemem.

Bugün Başkan, elçilerin aileden olduğunu söyledi. OMEGA sizin için nasıl bir aile oldu?

Birlikte çıktığımız yolcukların en harika olanlarından biri, bebeğim Iris doğduktan hemen sonraydı. Iris şimdi 15 aylık. Ve bahsettiğim Rio’daki Olimpiyat oyunlarıydı. Rio’ya OMEGA ile birlikte gittik çünkü Olimpiyatlara gitmek bizi çok heyecanlandırıyordu ve Iris geriye dönüp Olimpiyatlarda çekilmiş fotoğraflarına baktığında bunun onun için muhteşem olacağını düşünüyorduk. Ve gerçekten olağanüstü vakit geçirdik. Uçuş sırasında Iris sessizdi, herşey cennet gibiydi. Ve geri döndüğümüzde harika birşey oldu; Olimpiyat Komitesi sponsorlara ortaklardan biri olan OMEGA aracılığıyla bu madalyaları ve sertifikaları gönderdi; sertifikalarda “Teşekkür ederiz, siz olmasaydınız Olimpiyatlar gerçekleştirilemezdi.” yazıyordu. Bunlardan bir tane bana, bir tane eşime ve bir tane de 15 aylık çocuğumuza gönderdiler, dolayısıyla şimdi Iris’in bir madalyası ve o olmasaydı Olimpiyatların gerçekleştirilemeyeceğinin yazılı olduğu bir sertifikası var. Bu çok çılgınca ama aynı zamanda harika bir şey; şimdi biz bu sertifikayı çerçeveletip banyoda bir yere koyacağız. Demek istediğim, Omega uzun süreli ilişkileri olan bir marka. Ama ben de, bu marka ile resmi olarak çalışmaya başlamadan birkaç yıl önce Omega saatler takıyordum ve marka hep çok nazikti. Her şeyin Bienne’de gerçekleşiyor olduğu gerçeği hoşuma gidiyor. Burası onların evi ve tüm ekip uzun yıllardır burada çalışıyor. Bu bile başlı başına iyi bir şeyin göstergesi ve ben de işimde bunu yapmak istiyorum. “A Theory of Everything” filminde birlikte çalıştığım bir dans öğretmeni ve bir makyaj sanatçısıyla halen birlikte çalışıyorum ve bu tutarlılık, birbirinize bir şeyler öğretebildiğiniz ve birbirinizi hemen anlayabilmeniz anlamına geliyor.

Omega saatleri sizin için özel kılan şey nedir?

Benim Omega ile ilişkim, son derece güzel, sade ve son derece zarif bir De Ville’e sahip olan babamla başladı. Oldukça ince bir saatti ve uzun yıllar babamın bileğinde taşıdığı bir saatti. Ben de bir saatin nasıl olması gerektiğini bu şekilde öğrendim. Daha sonra saatler hakkında biraz daha bilgi edinmeye başlayınca, Omega’nın tarihi hoşuma gitti. Benim işimle ilgili sevdiğim şey, karakterlerin kim olduklarına dair geçmişlerini ortaya çıkarmak ve OMEGA söz konusu olunca da İngiliz Hava Kuvvetleri, NASA ve Olimpiyatlar… Bunu büyüleyici buluyorum. Dolayısıyla, bunun bir miras yönü bir de sade zarafet yönü var. Bana cazip gelenler bunlar.

Kaç tane Omega saatiniz var ve sizin favoriniz hangisi?

6 tane Omega saatim var ve benim için en özelleri bir Aqua Terra ve mavi deri kayışa sahip olan koyu mavi bir Globemaster; bu ikisi arasında seçim yapmam çok zor. Aqua Terra’yı seviyorum çünkü bana göre en işlevsel olanı o.
Aynı zamanda babamın De Ville saatini de çok seviyorum; bu da çok ince bir model, ama daha ziyade babamın koluna yakışıyor. Aqua Terra ile ilgili sevdiğim şey ise, zarafeti; ama bu saatin kauçuk bir kayışa sahip olması da önemli çünkü örgü gibi durmasına rağmen yine de bu saati küvetin içine atabilirsiniz ve bu konuda fazla endişe etmenize de gerek yok. Ve bu model ayrıca işlevsel, şık bir kıyafete de spor bir kıyafetle de uyum sağlıyor.

Bir filmde oynayıp oynamamak konusunda karar verirken sizin için kimin yorumu en önemlidir?

Bu kişinin yönetmen olması gerekiyor ve genellikle de öyle oluyor. Film yapımı daha fazla işbirliğine dayanan bir süreç. Bu, iki karaktere ya da ufak bir gruba dayanan bir iş. Bu sizinle ve sizin bir rolü alıp almamak konusunda ne hissettiğinizle ilgili. Bunun kişinin kendi işi açısından daha önemli olduğunu söyleyebilirim ama aslında iş kurguya geldiğinde, bu yönetmen ile ilgili çünkü bizim bu konuda özerkliğimiz yok.

Rol yaparken baskı hissediyor musunuz?

“Theory of Everything” filminde evet. Bu filmle ilgili baskı yaratan şey, Stephen Hawking’in kendisinin de filmi seyredecek olmasıydı ve dolayısıyla en başından itibaren baskı iki katına çıkmıştı. Çok gergindi. Aynı zamanda bazı şeylerin, doğru rolü oynamak, doğru zamanda doğru kişiyle karşılaşmak ve filmin işe yaraması ve her şeyin bir araya gelmesiyle ilgili olduğunu biliyorum ve dolayısıyla bunun hayatta bir kez karşıma çıkacak bir tecrübe olduğunu da biliyorum. Dolayısıyla, kendime daha fazla baskı yapmak istemiyorum çünkü aksi takdirde, bu sizin seçeneklerinizi kısıtlayabilir. Ben sadece ilgi uyandıran karakterleri oynamaya çalışıyorum.

Sizin estetik evreninizi bünyesinde barındıran bir kitap, bir aktör ya da bir film var mı?

Size ilginç bulduğum şeylerden bahsedebilirim. Rebecca Solnit’in yazdığı “A Field Guide to Getting Lost” adlı kitap büyüleyici şekilde güzel bir parça ve ben bu kitabı olağanüstü buluyorum. Aktör olarak, kesinlikle hayran olduğum, benim jenerasyonumdan bir aktör var: Ben Whishaw. Onun oynadığı herhangi bir filmi, herhangi bir televizyon dizisini ya da sahnede oynadığı herhangi bir şeyi her zaman gidip seyrederim.

Bugün Venedik’te 24 saatiniz var. Eğer bu röportajı yapıyor olmasaydınız, ne yapardınız? Sizin için Venedik’te ideal bir gün nasıl olmalı?

Üniversitede sanat tarihi okudum ve Deborah Howard adında bir profesörüm vardı; kendisi Venedik mimarisi konusunda dünya çapında bir uzman. Gerçekten de “Venedik Mimarisinin Tarihi” adında bir ders kitabı yazmış. Dolayısıyla, üniversitedeyken onunla birlikte buraya çok geldim ve bu şehirle ilgili muhteşem anılarım var. Fakat ne yazık ki aynı zamanda biraz balık hafızalıyım, dolayısıyla Venedik’e geldiğimde, bir yandan tam bir hayranlık ve heyecan yaşarken bir yandan da hatırlayamadığım için kendimden nefret ediyorum. Ama en sevdiğim yerlerden biri Peggy Guggenheim Müzesi çünkü buradaki eserleri ve binanın tarihini çok seviyorum. Çünkü Venedik’teki bu binaları yığınların üzerine inşa etmişler ve bunları batıp batmayacaklarını görmek için tek tek katlar halinde yapmak zorunda kalmışlar ve müze binası da en üste bir kat daha yapamayacaklarını fark ettikleri binalardan biri. Büyük Kanal’da giderken bu binanın yanından geçtiğinizde, Hollywood havası veriyor; bina sanırım 18. yüzyılda inşa edilmiş olmasına rağmen 1920’lere ait bir dekor gibi. Dolayısıyla, oraya giderdim ve daha sonra da Doges Sarayı’na; bu sarayı görmeye doyamıyorum.

Film sektöründeki en önemli ödülleri aldınız ve henüz 35 yaşındasınız. Sırada neler var, kariyerini nereye taşımak istiyorsunuz?

Oyunculuğa başladığımda, okulda oyunlarda rol alıyordum ve bunu çok sevdim. Bu gerçekten yapmaktan keyif aldığım bir şey oldu. Bunu bir kariyer olarak yapabileceğim düşüncesi hiçbir zaman bana gerçek gibi gelmedi. İnsanlar size bunun çok düşük bir olasılık olduğunu ve bunun çok nadir gerçekleştiğini söylüyorlar. Fakat bu yapmaktan keyif aldığım şey. Tiyatroyla başladım ve sonra film yapmaya başladım ve bu konuda çok kötüydüm, daha sonra bazı şeyler öğrendim ve “A Theory of Everything” filmiyle ilgili olağanüstü şey şuydu: bu hiçbir zaman benim hedefim olmadı. Daha gençken sinema konusunda hiçbir zaman takıntılı olmadım. Filmler hakkında çok fazla şey bilen biri değildim, dolayısıyla benim için bir Oscar kazanmak değildi mesele. Dolayısıyla, bu karşıma çıkan muhteşem bir sürprizdi ve yapmayı en çok sevdiğim şey hikayeler anlatmaya ve zorlu karakterler oynamaya devam etmek. Ve hayran olduğum daha ileri yaştaki aktörlere baktığımda, çok azının emekli olmak istediğini görüyorum. Onlar sadece devam etmek istiyorlar ve bunun sebebi şu: eğer yaptığınız işi gerçekten seven az sayıdaki insanlardan biri olmak için çalışmaya devam edebilirseniz, yeterince şanslısınız demektir.

Zihninizi boşaltmak ya da bir mola vermek istediğinizde gittiğiniz belli bir yer var mı?

Daha ziyade sanat galerileri ve Londra ile ilgili en harika şeylerden biri de bunların birçoğunun, National Gallery ya da Tate Modern gibi, ücretsiz olması. Tate Modern’de siyah ve kırmızı tuvallerin yer aldığı bir Rothko Odası var. Rothko bunların nasıl asılması gerektiği ve bakarken ne uzaklıkta durmanız gerektiği konusunda çok titizmiş. Ama gerçekten de zihni boşaltıyor.

Seyahat ederken, saatin haricinde, yanınıza neler alıyorsun?

ER: Normalde senaryoları. Özellikle de uçakta. Fakat şimdi uçaklarda da internet olmasından hoşlanmıyorum. Uçaklarda kötü filmler olduğu için bir şeyler okumak zorunda olmak fikri hoşuma gidiyor. Ama artık bunlar da azalmaya başladı çünkü basılı bir senaryo almak için savaş vermek zorunda kalıyorum çünkü artık bunların hepsi sistemler, bilgisayarlar üzerinde ve insanlar bağlanamıyorlar. Kısacası, senaryolar ve senaryo üzerine not almak için bir kurşun kalem.

Seyahat ederken evde en çok özlediğin şey ne oluyor?

Piyanom. Les Miserables’da oynarken bir piyano satın aldım. Büyük siyah bir Yamaha kuyruklu piyano. Bu beni çok heyecanlandırıyor. Bütün birikimimi buna harcadım. Ama bu piyanolardan bir tane satın aldığınızda, önce gelip bunu evinize koyup koyamayacağınıza bakıyorlar. Dolayısıyla benim apartman daireme de geldiler ve kesinlikle işe yarayacağını söylediler. Beş ay sonra, 5 adam bir piyanoyu merdivenlerden yukarı taşımaya çalışıyorlardı ve bunun mümkün olmadığını söylüyorlardı. “Ne?” diye düşündüm. Fakat sonra yana yatırılarak bir pencereden içeriye sokuldu. Ama sanırım bu daireden asla taşınamayacağım çünkü piyanoyu tekrar nasıl dışarı çıkarabileceğimizi bilmiyorum. Ama bu piyanoya bayılıyorum. Piyano çalmak ve resim yapmak… Hayatta tamamıyla dikkatinizi vererek yapmanız gereken bazı şeyler var. Bu bir açıdan da başka şeyleri düşünmemek ve endişelenmemek anlamına geliyor. Ben de işte bunu özlüyorum.

Stilist kullanıyor musunuz?

Hayır ama Omega kampanyasında, Dan May adında biriyle çalıştım. Fotoğraf çekimlerinde styling ekibiyle ile çalışırsınız ama ben etkinliklerde ya da kendiniz olmanız gereken yerlerde çalışmamayı tercih ediyorum. Aksi takdirde, kendimi başka birilerinin kıyafetlerinin içine girmiş gibi hissediyorum ve birisi size ne giymeniz gerektiğini söylerse kendinizi rahat hissedemezsiniz. Harika markalar var ve bu markaların mağazalarında çalışan insanlara “Bunu deneyebilir miyim?” diye soruyorsunuz ve harika terzileri seçtiğiniz şeyin üstünüze tam olmasını sağlıyor.

Son zamanlarda televizyon dizileri çok büyük ilgi görüyor, bir dizide rol almak sizin de düşündüğünüz bir şey mi?

“The Pillars of the Earth adında bir dizi yaptım.” Bununla ilgili komik bir hikayemiz de var. Eşimle birlikte Floransa’da ilk randevumuz için buluşmuştuk. Ben tatile gidecektim. “Les Miserables” filminin provaları ile çekimi arasında dört günlük boşluğum vardı, dolayısıyla tek başıma Floransa’ya gitmek için yer ayırttım, böylece kısa bir tatil yapacaktım. Sonra Hannah ile karşılaştık ve ona Floransa’ya gitmek isteyip istemediğini sordum. Böylece Floransa’da ilk randevumuza çıktık ve o beni çocukluğumdan beri tanıyordu ama bir aktör olarak pek tanımıyordu. Ama Floransa’daki ilk gecemizde Santa Spirito’ya doğru gidiyorduk ve bir köprünün üzerinden geçiyorduk. O sırada bir İtalyan koşarak geldi ve “Jack Builder. Jack Builder!!” diye bana seslendi. Hannah ise, “Oh, ne? Hayır. Onun adı Eddie,” dedi. Görünen o ki, “The Pillars of the Earth” dizisi İtalya’da İngiltere’den daha fazla izlenmiş. Ama beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri televizyonda izleyip çok beğendiğiniz aktörlerle karşılaşmak. Çünkü dizilerde seyrettiğinizde bu insanlar aylarca her gün sizin oturma odanıza geliyorlar ve siz onlara bağlanıyorsunuz; bu, filmlerde seyrettiğiniz kişilere karşı duyduğunuz şeylerden çok farklı. Özellikle The West Wing; kastın bazıları inanılmaz ve onlara çok büyük hayranlık duyuyorum çünkü yapmak zorunda oldukları işin kalitesini düşündüğünüzde çok daha az zamanları var ve bu inanılmaz zor bir iş. Fakat bu, karakterleri derinlemesine ve farklı açılardan inceleyebilmeniz anlamına geliyor. Dolayısıyla, bir dizide rol alma fikri benim için çok heyecan verici.