DAVID HOCKNEY

  • 74 SHARES

Şu an Tate’de, rezervasyonda zor yer ayırtabileceğiniz, ama kesin umut dolu çıkacağınız, “Bazen bazı şeyleri gizlemek o kadar da kötü değilmiş” diyip, içinizdeki semboliste, yakın çevrenize, sevdiğiniz şehre ve duygularınıza dönebileceğiniz bir sergi var. Dolayısıyla yazıdan önce biletinizi ayırtmanızı tavsiye ederiz.

David Hockney, protokollere meydan okumuş ve de okumayanlar kadar takdir toplamış ender sanatçılardan. Hem herkesin bildiği bir Hockney tablosu olabilecek ölçüde popüler; hem de o tasasız ve keyifli görünen eserleriyle aslında alışılmış ‘sanatın estetik örflerini’ gayet ciddi sorgulamış bir entelektüel. Bu denkleme uyan sanatçıların sayısı tarihte hayli az. Terazinin iki ucunda da yorumlayabileceğiniz Hockney’nin bu karakteristik dengesi ise, çoğunlukla Picasso’dan etkilenişiyle alakalı. 1960’ta Royal College of Art’daki öğreniminin ilk yılı sırasında Tate’de gezdiği Picasso sergisi, kendi deyimiyle, “bir çalışmada türlü tekniklerin birlikte kullanılabileceğini, yalnızca tek bir stil olmadan da özgün bir dil yaratılabileceğini” fark etmesiyle, doğayı neyin, nasıl temsil edebileceği üzerine düşünmeye başlıyor. Ve devamı malumunuz, Tate’de açılan yeni sergisinde de göreceğiniz üzere, kariyeri boyunca pek çok değişik eser üreterek, sanat tarihinde kendi deneyini yapıyor.

Martin Gayford ile yazdığı geçen sene çıkan A History of Pictures: From the Cave to the Computer Screen kitabındaki bir cümleden de, esasen bu deneysel çabasının ne denli yorucu olabileceği anlaşılıyordu: “Resmin tarihi, mağarada başladı, sonuysa -bugün- iPad’e uzanıyor. Gelecekte ne olacak, kim bilir? Ama hiç şüphesiz, resimsel problemler hep var olacak; dünyayı iki boyutta göstermeye çalışmanın külfeti daimi. Bu da o tarihi zorlukları asla yok edemeyeceğiniz anlamına geliyor.” Ama 1937 doğumlu sanatçı, 80 yaşında dahi sergi hazırlığına girecek derecede o zorluklara meydan okuyor. Üstelik söz konusu retrospektif, 12 bölümden oluşan büyük bir sergi. Ve bir bakıma Hockney’nin 60 yılda yaptığı farklı keşifleri birlikte gösteriyor. Resimden fotoğrafa; farklı teknikleri de… Londra’daki ilk eserlerinden Los Angeles senaryolarına uzanan bu kronolojik kürasyonda, tipler ve periyotlar değişse de, sunuma verdiği önemden hiç şaşmıyor.

Hockney’nin 60’ların başındaki eserleri kompozisyon açısından pek çok farklı tekniği barındırıyor; okuldan mezun olduğu, başlık ironisine hayran kaldığımız, Life Painting for a Diploma ve Life Painting for Myself ikilisi, bunun en bariz örneği. Life Painting for a Diploma’da yakışıklı bir arkadaşını ve iskeletini fiziken net bir şekilde çizmişken, kendini betimlediği diğer resminde ise çok daha soyut bir figürle, Francis Bacon’ın çizimlerini epey anımsatıyor. Bunlar, okulu bitirdiği zamanlarda onun da dönemin baskın sanat akımı soyut ekspresyonizmin etkisi altında kaldığını da gösteriyor. O sırada her süjenin bir resmi olabileceğine inanıyor; şiirden herhangi bir nesneye…

Fakat ardından, soyutsallık parodisini aktarışını, Los Angeles’a gittiğinde tamamen değiştiriyor. Soyutluğu resimdeki bulanık çizgilere değil; keskin çizgiler ve renk paletiyle yansıtmaya karar veriyor. Gün ışığı, ortogonal 50’ler mimarisi ve geniş manzaralar burada devreye giriyor. 1964 ile 1968 arasında Hockney, bir diğer deyişle Los Angeles’ın resmini çiziyor. Oraya ilk gittiği günlerde İngiltere’deki bir arkadaşına gönderdiği mektup da (İki gün önce geldim. Burası dünyanın en güzel şehri. Hava 25 santigrat derece ve sahilde öylece oturuyorum. Sen de gelmelisin.) ileride parlak renklere yöneleceği bir süreç olduğunu açıkça gösteriyor. Hockney, sanat eleştirmeni Thomas Crown’un dediği gibi, Los Angeles’ı cennet gibi görüyor ve Gauguin gibi, erotik fikirlerini, canlı renklerine ve kıvrımlı desenlerinin içine saklıyor. Zamanla da usta bir semboliste dönüşüyor.

Biraz evvel bahsettiğimiz kitapta sanatçının Los Angeles’a gitmeden evvel şehirden ilk olarak John Rechy’nin City of Night romanından etkilendiği yazıyor. Fakat Rechy’den okuduğu şehri, kendi sanatında daha idealist ve daha mükemmeliyetçi bir şekilde anlatmayı seçiyor. Ama -her zamanki gibi- gerçekler detaylarda gizli. Mesela Wilshire Boulevard tablosunda gördüğümüz iki profil, Rechy’nin anlattığı gölge dolu Los Angeles kodlarını gayet iyi hatırlatıyor.

Ayrıca sanatçının bu sarkastik tavırlarından biri de 1967’te yaptığı The Bigger Splash tablosunda saklı. Bundan önceki üyeleri The Little Splash ve Splash de dahil olmak üzere bu havuz serisi, o zaman zarfında popüler olan tek bir fırça darbesiyle yapılan sanat eserlerine göndermede bulunuyor. Günlerce küçücük bir fırçayla suyun sıçrayışını resmetmesiyle, kendisi de neye değer verdiğinden emin oluyor.

60’ların sonunda, daha insani ögelere odaklanıyor. İki kişinin yer aldığı psikolojik bir aktarım yaratan resimleri, daha natüralist bu perspektifle ortaya çıkıyor. Gördüğünüz herkes, Hockney’nin yakın çevresi. Ve bu eserlerin hepsinde akrilik boya kullanıyor, ki çok çabuk kuruduğundan, bu da çok fazla plan ve dikkat demek. Akriliğin özelliklerini ustaca kullanabilmesinin sebebi, pek çok natürmort ve manzara resmi yapmış olmasıyla bağlantılı. Düzlük ve derinlik, içeri ve dışarı, doğal ve sanal; Hockney uçlarda seyahat etmeyi akrilikle öğreniyor.

Sonradan, bu “insan manzaraları” fotoğrafik baskıya kadar evrilerek sanat tabiriyle çok daha “realist” bir hal alıyor. Ama yakın zamanda annesi vefat ettikten sonra, Hockney eserlerinden insanları çıkarıyor. Penceresinden gördüğü yeryüzüne, gökyüzüne ve vazgeçmediği renklerine yoğunlaşıyor. Tate’de (Londra) 29 Mayıs’a kadar sürecek sergi de aslında özet olarak bu yüzden, eleştirilerini dahi kendi ümit dolu kanvasında yapmayı seçmiş bir hayatı gösteriyor. 80 yaşındaki sanatçının, ilk bakışta gerçekçi yaklaşılan eserlerinin derininde barındırdığı sırlar, her realistin içinden bir hayalperestin; her hayalperestin içinden de bir realistin çıkabileceğini düşündürüyor. Sanat sadece bir matruşka. Zira Hockney, 1961’deki “Myself and My Heroes” tablosunda da aynı mesajı veriyor. Ve haliyle diyor ki “İnsanlar hayatta anlam bulmak istiyorlar. Ama ne yazık ki modern sanatın insanları küçümseyen bir tavrı var. Sıradan insanların cahil oldukları, sanatın onlar için olmadığı düşüncesi… Bu çok saçma bir bir yargı. Ben pek çok insana anlamlı gelecek resimler yapmak istiyorum. Çünkü bence sanat dünyasındaki 25 kişi için resim yapmak çok daha saçma…” Tate’e gidip kendi kararınızı verin.