BİENAL SÖZLÜĞÜ

  • 108 SHARES

Sanatın dikkat çekici, dönüştürücü ve iyileştirici rolleri, kümülatif bir biçimde farklı coğrafyalarda tarih boyunca vuku buldu. Bienaller kimi zaman şehri yerle bir eden bir kasırganın ardından gerçekleşti; kimi zaman politik felaketlerden ya da komşuluk ilişkilerinden beslendi. Biz de, gündemi bu gibi örneklerde sanatla buluşturan, aslında bir nevi katalizör görevi üstlenen “şehir sergisi” mantığını ve de elbette şimdi gösterimde olan 3,4 milyon kilometrekare genişliğinde, 7 milyon ton ağırlığındaki bir plastik yığınından meydana gelen “Yedinci Kıta”sıyla İstanbul Bienali’ni irdeledik.

Yazı: Merve Ünsal

Bienallerin ve uluslararası ölçekte izlenen büyük ölçekli sergilerin, çağdaş sanat tarihini dönüştürdüğü artık bir gerçek. 20’nci yüzyıla damgasını vuran felaketlerle sergi tarihlerinin çakıştığını, sanatın iyileştirici ve imaj yenileyici bir ürün olarak sunulduğunu da bu noktada yadsımamak gerek. Bu sebeple sergiler tarihine bakarken, sanatın dönüştürücü, iyileştirici ve tarih yazıcı rollerine ışık tutan üç vakayı hatırlamak gerekiyor.

Öncelikle, 2005 yılındaki Katrina kasırgasından sonra şehrin kendine gelmesine yardımcı olmada, New Orleans’ın özgün kültürünü hem orada yaşayanlara hem de başka yerlerden ziyarete gelenlere hatırlatmada önemli rol oynayan “Prospect 1 New Orleans.” Kasırgadan en fazla etkilenen ve şehrin en fakir bölgesi olan Lower Ninth Ward’da, Godot’yu Beklerken Amerikalı sanatçı Paul Chan ve Harlem’den gelen bir tiyatro grubuyla sahnelendi. Felaket sonrası beklemenin bambaşka bir anlam taşıdığı New Orleans’da kamusal alanı aktif olarak kullanan bu iş, acıyı ya da felaketi temsil etmekten çok, zamanın birlikte işlenebilecek ve dönüştürülebilecek bir “şey” olma potansiyeline işaret ediyordu. Aynı sergide Leandro Erlich’in Pencere ve Merdiven – Yardım İçin Çok Geç (2008) adlı işi, gerçekten var olabilecek bir merdiven ve o merdivenin dayandığı, nasıl ayakta durduğu belli olmayan pencereyle, dışarısıyla içerisini müzakere eden bir araç olarak duruyordu. Ve pencere aracılığıyla içinde yaşadığımız mimari yapıların geçiciliğini, kırılganlığını işaretliyordu. Herman’ın İnşa Ettiği Ev (2008) işinde ise Jackie Sumell, 40 yılı aşkın süre hapiste kalan Herman Wallace’la yazışmaları sonucunda, Herman’ın hayal ettiği evin bir maketini kuruyordu.

Irkla ilgili gerginliklerin yoğun olabildiği, Katrina’dan sonra bile ırkla ilgili politikalar sonucu Afro-Amerikalıların beyazlara göre felaketten daha çok etkilendiğinin hissedildiği New Orleans’daki bienalde, Amerika tarihinde en uzun süre hücrede kalan Herman Wallace’ın hayallerinin görünür kılınması, güçlü bir siyasi jest olmakla birlikte oldukça yerel bir hareketti.

Bienal bağlamında yerelin hem lokal hem de lokal olmayan sanatçılar tarafından sorgulanması, siyasi ve sosyal olarak irdelenmesi, bienalleri güçlü kılan özelliklerden biri olarak tarihe geçti.

1980’lerde dünyanın farklı yerlerinde organize edilmeye başlanan, Avrupa ve Kuzey Amerika odaklı olmaktan çıkan bienallerden, 1984’teki
ilk Havana Bienali ise, “üçüncü dünyanın” sanat tarihi ve çağdaş sanatla olan ilişkisine işaret etmiş oldu. Havana Bienali’nin özgün bir konumda olmasının nedeni, gelişen bir ülkedeki şehir bienali olarak o ana kadar bienallerde ve sanat tarihinde eksik temsil edilmiş olan herkese yer vermeye çalışmasıydı. Diğer bir deyişle, var olan odak noktalarının içine sızmak yerine, yeni bir anlatım ve başka bir odak yaratarak karşı bir duruş üretiyordu.

Yazının devamını QP No:27 86. sayfadan itibaren okumaya devam edebilirsiniz. QP’ye abone olmak için ise abone@qpmagtr.com adresinden bizimle iletişime geçebilirsiniz.