QP Türkiye - Leading Luxury Journal

QP, saatler konusunda dünyanın en iyi gazetecilik ve en heyecan verici canlı etkinlikleri için bir merkezdir. QP dergisinin online websitesidir.

GÜNCEL

21. SAYI ÇIKTI

QP Türkiye’nin yeni sayısı satışa çıktı. İçinde Zenith’in pilot saat reformu ve Le Mans Dosyası’nı barındıran 21. sayıya Kasım ayının üçüncü haftasına kadar seçkin kitabevlerinden ulaşabilirsiniz.

Aslında niyetimiz, Eylül sayısını daha ince çıkarmaktı. Ama göreceğiniz konuların hiçbirini Kasım’a bırakmak istemedik; planda daha az sayfayla yayınlamayı düşündüklerimizi de çok beğenip çoğaltmaya karar verdik. Yani her şey biraz kendi akışındaydı. Öncelikle, yazın bitmesiyle tatil çizelgesindeki notlar azalınca, ofise dönüş nosyonunu realist ama sıkıcılıktan uzak bir yerde konumlandırmaktı niyetimiz. Bu yüzdendir ki renkli kravatlarla yaptığımız çekim ile (bkz sf. 96) birlikte, özellikle iş hayatıyla total var olan jetlerle ilgili, Simon’ın Londra’dan bizim için yazdığı inceleme (bkz sf. 130) aynı sayıda yer alıyor. Seyahat bölümümüzde ise (bkz sf. 124) insanoğlunun zirveye çıkma merakını Yunanistan’ın antik tarihindeki epik dağlarda araştırmak, kreatif direktörümüzün fikriydi. Yunanistan’ın dağlarında çıkardığı trekking rotaları oralar da bozulmadan gerçekten denemeye değer.

Zıtların uyumlu bütünlüğü minvalinde, teknolojisiyle natürele/doğaya hayli kontrast başka bir dünyayı da yok saymadık: yani Le Mans yarışını. 14 sayfalık otomobil dosyasında (bkz. 76) Le Mans’ın tarihçesinden, ultra hi-tech Richard Mille’in bugün Le Mans geleneğine nasıl sahip çıkmaya çalıştığına dek kapsamlı bir tablo çizdik. Modernite adına bir de yine Paris’e uğradık; devasa bir kampüse benzetebileceğimiz bu şehirde modern sanatın gidişatını kaleme aldığımız triolojinin son ayağında (bkz sf.104) karşınızda Marais duruyor.

Özetle, geçmişe döndük ama dürüst olmak gerekirse günümüz değerlerini nasıl geliştirebileceğimizi öğrenmek, neleri kaybetmemek gerektiğini düşünmek adına. Kapakta da tam olarak bu sebeple Zenith’in yıllar sonra tekrar çıkardığı Pilot Cronometro Tipo CP-2 Flyback’i görüyorsunuz. Savaşlarda zaman ölçümünü hassaslaştırmak için kullanılan kronografların, günlük yaşantımızdaki evrimini gösterme çabamız, umarız sizi de bugün zihninizde veya evinizde rafa kaldırdığınız eski bir konsepti tekrar sorgulamaya iter. Eh, yaz da bitti, nostaljide özgürsünüz!

Fotoğraf kredisi: “Christie’s New York’un An American Journey: The Diann G. and Thomas A. Mann Collection of Photographic Masterworks müzayedesinde (bkz sf.37) yer alan Arthur Siegel’in Right of Assembly ‘Hats On’ (1939) fotoğrafı.”

Saat Kültürü

FRIEZE’İN YENİ ORTAĞI

Frieze dendiğinde aklınıza gelen modern sanat deneyimi ve bu deneyime ev sahipliği yapan platformlar, bu sene sanatın farklı bir boyutunu işin içine dahil ediyorlar. Richard Mille yüksek saatçiliğin sanatla kesişiminde ortaya çıkan yeni ortak olarak karşınızda.

Her şey 1991 yılında Amanda Sharp, Matthew Slotover ve Tom Gidley’nin Frieze Magazine’i kurmasıyla başlıyor. Frieze Magazine modern sanat ve kültüre yön verecek bir yayın olarak elden ele dolaştıktan ve rüştünü ispat ettikten sonra Sharp ve Slotover, matbu yayıncılığı bir üst seviyeye taşıyarak 2003 yılında, her Ekim ayı için rutin haline gelecek Frieze London açılıyor. Geçen yıllar içerisinde New York ve Los Angeles (batı yakası sahili Frieze ile ilk kez 2019 yılının Şubat ayında tanışıyor olacak) bu deneyime ev sahipliği yapıyor.

Sanat dünyasında bu değişiklikler yaşanırken, Avrupa’nın öteki ucunda 1999 yılında kurulan Richard Mille, yüksek saatçiliğin modern sanata dönüştüğü bir marka olarak tanıtılıyor. Kurulduğu günden bugüne, pek çok farklı disiplinle ortak paydada buluşan Richard Mille, otomobil yarışlarına, yelkenciliğe ve havacılık sektörüne verdiği desteğe ek olarak, bu sene Frieze ile el sıkışıyor. Saatçilik anlayışını yalnızca zamanı ölçen bir araç olarak sınırlandıran rolünden çıkartan markanın bu komplike işçiliğe olan bakış açısı, sanat, tasarım, mimari ve heykeltıraşlığı saatçilik ile bir araya getiren bir duruş benimsiyor. Bir sanat eserinin birden çok alt metne ev sahipliği yapan farklı katmanları, Richard Mille için yüksek saatçiliğin bu duruşuyla örtüşüyor ve bu minvalde Frieze ile bir araya gelmesi, vizyoner bir bütünü oluşturuyor.

Richard Mille’in sahip olduğu bu bakış açısı, markayı sokak sanatçısı Cyril Phan ile ortak bir sanat eseri yaratmaya itiyor. RM 68-0 Tourbillon, Phan’ın kullandığı boya tabancalarını Richard Mille’in kadranına ve mekanizmasına taşıyor, bu sayede hareketli parçalar, kinetik bir sanat eseri gibi davranarak görsel bir şöleni bileğinize taşıyor.

Tıpkı RM 68-0 Tourbillon gibi, sanat eseri niteliği taşıyan farklı saatler, Frieze Masters kapsamında sergileniyor olacaklar. Richard Mille’in özel koleksiyonundaki sıra dışı, üretimi durdurulmuş ve özel koleksiyonerler tarafından sergilenmek üzere ödünç verilen parçalar, modern sanatın birer parçası olarak ziyaret edilebilecekler.

Sanat

KOPENHAG ÜZERİNDEN AY’A YOLCULUK

Birazdan bahsedeceğimiz sergiyi ziyaret ettikten sonra Ay’a gitmiş kadar olacaksınız. Kopenhag’daki Louisana Musem of Modern Art’ta düzenlenen “The Moon: From Inner Worlds to Outer Space”, uyduya adanmış en kapsamlı sanatsal analiz.

20 Ocak’a kadar Kopenhag aktarmasıyla Ay’ı ziyaret etme şansınız olduğunu biliyor muydunuz? Kopenhag’ın dışındaki Humblebaek kasabasında bulunan ve mutlaka ziyaret edilmesi gereken Lousiana Museum of Modern Art’ta Apollo 11’in aya inişinin 50. yılı şerefine uyduya adanan en kapsamlı retrospektif düzenlenmekte. Bu astrolojik dönüm noktasını salt bir uzay başarısı olarak incelemenin dışında 1960’ların görsel sanat ve kültürüne nasıl etki ettiğini de inceleyen kürasyon, 6 farklı temaya bölünüyor. Sergideki 200’den fazla eser ve obje, İskandinav ülkelerinde ilk kez sergilenirken, odak noktası Apollo 11’inde ilhamıyla Ay’a iniş ve beraberinde yarattığı etki olarak belirleniyor.

Galileo’nun Ay haritalarından, Norman Foster’ın 3 boyutlu basılmış uydu üslerine kadar geniş bir perspektife sahip sergide gezegenin kültürel tarihe etkilerine işlerinde yer veren sanatçılar arasında: Gertrude Abercrombie, Salvador Dali, Charles& Ray Eames, Yves Klein, Mark Rothko ve Edvard Munch gibi sanatçılar yer almakta. Elon Musk 2023 yılında Ay’a düzenleyeceği turistik yolculukları planlaya dursun, siz ne yapıp edip Ay’ı keşfetmeye ilk önce Kopenhag’a bir bilet alarak başlayın.

1

GÜNCEL İÇERİKLER

Seyahat

TURRELL’İN GÖKYÜZÜ ALANI

Bu sefer Avusturya’daki dağlara tırmanmak için sanat ekseninde bir nedeniniz bulunuyor. Peyzaj sanatçısı James Turrell’in Arlberg dağlarının tepesinde inşa ettiği “Skyspace” heykeli, ışık ve alan algınızın ayarlarıyla oynamak üzere.

“İşlerim benim gördüklerimin bir ürünü olsa da aslında benimkinden çok izleyicinin gördükleri ile ilgil. Ayrıca alanların neredeyse bir varlıkmışcasına yarattığı mevcudiyet hissiyle, uyandırdığı fiziksel duyguların gücü ile ilgileniyorum.” James Turrell’ın bu sözlerine tercüman olan en yeni işi Avusturya’nın batısında bulunan Arlberg dağlarında konumlanıyor. Ne Tannegg’de bulunan enstalasyon 1.780 metre yükseklikte, hiking parkurunun sonunda yer alıyor. Turrell’in meşhur ışık odalarının en yenisi, oval şeklinde bir odaya sahip bir taş yapının içinde, tavandaki açıklık ile yaratılmakta. İşlerindeki ışık ve alan oyunlarıyla izleyicinin görsel algısı ile oynamayı seven sanatçı, yeni gökyüzü heykeli ile iç mekandan engelsiz bir manzara sunmakta.

İç mimarisindeki özel orantı sayesinde sanki doğrudan gökyüzüne bakıyormuş algısını yaratan “Skyspace”e ulaşım ise 15 metrelik yeraltı tüneli tarafından sağlanıyor. Kurulumun Baumschlager-Eberle mimarlık ofisi ile birlikte tasarlandığı enstalasyonun en çarpıcı kısmı ise yolculuk sonunda ulaşılan 9 metrelik oval kubbeli algılama odası oluyor. Almanya ve Avusturya sınırında bulunan 2.599 metre yükseklikteki dağın Biberkopf zirvesine ait manzarayı Turrell vari bil algı oyunuyla izlemek isteyenlere duyurulur.

Tasarım

İTALYAN GİBİ DÜŞÜNMEK

İtalya’nın savoir-faire’ini ve tasarıma olan bakış açısını sahiplenmek için onlar gibi düşünmeniz gerekebilir. Lakin bu halet-i ruhiyeye erişmeden önce estetik anlayışınızı yeniden şekillendirecek bir seçkiyi size hatırlatmak isteriz.

İtalya’nın 20. yüzyılda sanat ve tasarıma olan bakış açısı, çeşitlilik ve ülkenin artistik tarihinin yeniden şekillendiği bir süreç etrafında şekilleniyor. 1900’lü yılların başında, buhran dolu bir dönemde, sosyal, ekonomik ve politik krizlerin boğucu tavrına anti-tez üretmek üzerine harekete geçen sanat ve tasarım dünyası, bu tekdüzeliği fütürizmden ve modernizmden beslenerek ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bilim, teknoloji ve modernitenin, sanat ile özdeşleşebilecek yegane disiplinler bütünü olduğunu savunan sanatçıların açtığı yol, İkinci Dünya Savaşı sonrasında da etkisini göstererek, savaş sonrası dönemde İtalya’nın estetik anlayışının yeniden şekillenmesine ve kendine has bir duruş yaratmasına fırsat veriyor. La Dolce Vita’nın vücut bulmuş hali olarak karşımıza çıkan tasarımlar ve sanat eserleri, bugünkü İtalyan estetiğinin temellerini atıyor.

Bu dönemin ikonik parçaları, İtalyan kültürüne saygı duruşunda bulunmak üzere Christie’s tarafından 17 Ekim’de gerçekleşecek Thinking Italian adındaki müzayedede Londra’da satışa sunuluyor olacaklar. Gio Ponti, Pierluigi Giordani, Osvaldo Borsani, Ico Parisi gibi isimlerin eserleri, bu açık artırmayla alıcı bulacak. 12 Ekim’den itibaren görücüye çıkacak ürünler, İtalyan savoir-faire’ini sahiplenip, İtalyan gibi düşünmek isteyenlerin takviminde işaretlenmeli.

Teknoloji

BİR WIRELESS DİNLETİSİ

Master& Dynamic’in yeni kulaklığı MW07 ile başka bir frekansa geçiş mümkün. True Wireless Earphones, markaya özel “Fit Wings” teknolojisi ile kulağınıza ergonomik bir uyum sağlarken, tasarımıyla jenerik rakiplerinden ayrışmakta.

Güneş gözlüğünüz ile uyumlu kaplumbağa kabuğu desenli el yapımı asetat, 10 mm’lik Berilyum sürücüsü ve kulak içi sensörleri. MW07 görsel ve işitsel olarak farklı bir deneyim sunan bir kulaklık. Bu tip tasarımlarda wireless özelliği yeni tanıştığımız bir teknoloji olmasa da Master and Dynamics patentli “Fit Wings” özelliği, ergonomi konusunda diğer örneklere fark atmakta. Ayrıca yenilikçi anten teknolojisi ile devreye giren optik sensörleri ile de 9 gramlık bir tasarımdan beklenmeyecek komplikasyonlara sahip.

Paslanmaz çelik şarj kutusunda 1 buçuk saat geçirdikten sonra 3.5 saatlik bir pil ömrüne sahip MW07’nin aynı şekilde kablosuz olan bu şarj haznesi de 40 dakikada tümüyle doluyor.Mobil cihazınız ile 20 metreye kadar olan mesafelerde kablosuz olarak çalışabilen tasarım, “IPX 4 Splash Proof” su geçirmezlik sertifikasına sahip. Yeni nesil bu wireless kulaklık deneyiminin fiyatı ise 299 Dolar.

Seyahat

UZAK DOĞU SEYAHATNAMESİ

Sonbaharın yaklaşıyor olması, sıcak havanın başka bir coğrafyada bizi beklemediği anlamına gelmesin. Rotanızı Güneydoğu Asya’ya bölgenin dikkat çeken dört farklı şehrine sabitleyin. Kültürel, turistik, tarihi ya da teknolojik bir ziyaret yapmak için, dört hakkınız var.

Kuala Lumpur:

Güneydoğu Asya’nın farklı kültürleri ve inançları bir araya getiren duruşu Malezya için de geçerli. Üstelik bu sefer 18.000 farklı adanın oluşturduğu, iki farklı adaya yayılmış bir ülkeden bahsediyoruz. Tahmin edeceğiniz kültür karmaşasının merkezinde, ülkenin Asya ana karasında konuşlanan başkenti Kuala Lumpur, basit bir turistik deneyimden çok daha fazlasını vadediyor. Her şeyden önce Kuala Lumpur, Güneydoğu Asya’nın ekonomik ve demografik olarak en hızlı gelişen şehri olarak biliniyor. Dünyadaki diğer metropollerle kıyaslandığında, oldukça güvenli, sağlık hizmetleri oldukça güçlü bir şehir olmanın yanı sıra, Forbes’un yayınladığı listeye göre Kuala Lumpur, Asya ülkeleri içerisinde emekli olmak ve yaşam için en ideal şehirler arasında 6. sırada. Zaman farkından mütevellit olası bir jetlag durumunu ekarte etmek için, Malezya yolculuğunuza gece çıkmanızı öneriyoruz. Şehre adım attığınızda, Malezya’nın ekvatora olan yakınlığından kay-naklanan yüksek orandaki nemliliğe hazır olun. Zira yıl boyunca hava sıcaklığı genelde 30 derecenin altına düşmüyor.

Kuala Lumpur’un gelişmiş metropolleri aratmayan şehir hayatı, alışkanlık haline getirdiğiniz konaklama ritüellerinizi burada da devam ettirmeyi mümkün kılıyor. Şehrin sembolü haline gelen Petro-nas Towers’ın içerisinde bulunan Mandarin Oriental Kuala Lumpur, şehrin merkezinde tasarlanan KLCC Park manzarasıyla ideal destinasyonunuz olabilir. Zira bu sayede şehir merkezinde, farklı destinasyonlara oldukça yakın bir mesafede olacaksınız. Bu mesafeyi fırsat bilip, şehri gezmeye merkezden başlayabilirsiniz. Hemen yanıbaşınızdaki Petronas Towers’ı ziyaret edip, şehrin mütemadiyen yükselmeye devam eden silüetini keşfedin. Dilerseniz tercihinizi neredeyse aynı manzarayı sunan Menara Tower’dan yana da kullanabilirsiniz. Şehri yerel halkın adımlarını takip ederek keşfetmeyi seviyorsanız, lokal lezzetleri ve küçük esnafın ustalık gerektiren el yapımı eserlerini Central Market’ta keşfedebilir ve buraya oldukça yakın olan Sri Mahamariamman tapınağını ziyaret edebilir, ya da açık havanın keyfini çıkartmak için yerel lezzetleri Alor Street’te keşfedebilirsiniz. İngiliz kolonyal döneminden kalan Sultan Abdul Samad Binası ve 1909 yılından bu yana şehrin önemli simgelerinden biri haline gelen Jamek Camii ise görmeniz gereken diğer duraklar arasında. Son olarak, şehir hayatından uzaklaşıp, şehrin 11 kilometre kuzeyindeki Batu mağaralarını görme-lisiniz. 400 milyon yıl önce oluşumu tamamlandığı düşünülen 3 farklı mağaranın ve 100 yılı aşkın süredir ayakta duran tapınağın yarattığı atmosfer, Hinduizm’in önemli duraklarından biri olarak kabul görüyor.

(daha&helliip;)

Teknoloji

ELEKTRİKLİ SUV DEVRİ

Gün geçmiyor ki yeni bir araba markası elektrik teknolojisine adapte olmasın. Bu konu başlığı altında Mercedes’in yeni önermesi ise bir SUV modelinden yana. Yeni EQC’yi analiz etmenin tam zamanı.

Geçtiğimiz hafta Stockholm’de tanıtılan model, markanın CEO’su Dieter Zetche’nin de deyimi ile: “Marka için yeni bir çağın başlangıcı.”. Doğruluk payı Mercedes’in elektrifikasyon teknolojisine EQC ile tümüyle adapte olmasından kaynaklanıyor. Model 402 beygir güç 700 Nm. tork üreten çift elektrikli bir motor ile çalışmakta. Şarj etme prosesi de Mercedes’ten beklenileceği ölçüde bir hıza sahip. 45 dakikada %80’lik bir şarj dolumu gerçekleştiren bataryası tam doluluk oranında ise 450 kilometre menzile kadar çıkabilmekte. Tahmin edebileceğiniz üzere modelin şarj yuvası dünya çapındaki tüm hızlı şarj istasyonları ile uyumlu bir teknolojiye sahip.

Model 3 yıllık bir çalışmanın ürünü. 0’dan 100 kilometreye 5.1 saniyede ulaşabilen EQC, elektrikli bir model için tahminlerin ötesinde bir sürüş sunuyor. Markaya ait klasik tasarım çizgilerinin sürdürülmesi ile tanıdık bir yüze sahip OTOMOBİL, farklı donanım paketleriyle kişiselleştirilebilmekte. 500 litrelik bagaj hacmiyle bir SUV modelden beklenilen ferahlığa sahip EQC’nin üretimi ise 2019 yılında Almanya ve Çin’de gerçekleştirilecek.

Zoom

MODERN DAVET DOKTRİNİ

Smokin saatleri bir süre daha kutularından çıkarmamaya kararlı olan bizler, oyumuzu güncel moda anlayışıyla paralel düzlemde ilerleyen sportif bir ( veya birden çok) saat seçiminden yana kullanıyoruz.

Realizasyon Müjde Metin

Fotoğraf Berkant Demirbek

Saat tercihinizde sportif bir tavır takınmak, artık dress code ile mutabık olmama rizikosunu beraberinde getirmiyor. Neticede hepimizin gözleri takım elbise altına spor ayakkabı giyilmesine alışmadı mı? O zaman neden saatler de modern dünyada aynı yörüngeye girmesin? Mesela biz pekala Panerai Radiomir 1940, Cartier Santos ve Omega Railmaster ile bu mevzuda bir paradigma yaratabiliriz.

Üstelik bunu indeks bazına da oturtabiliriz: Radiomir 1940’ın California değerleri, Santos’un heybetli Roma rakamları, Railmaster’ın simetrik geometrisi ve Arabik indeksleriyle… Eminiz smokin saatleri, halen bir centilmenin saat kutusunda gayet nüfuzlu ama zarafeti bu gibi ayrıntısında gizli aktif yüzler, sıcak havada daha rahat olmayı sağlıyorken bu noktada beliren tek soru kalıyor: Neden olmasın?

Eser kredisi: Lucio Fontana, Concetto spaziale, Attese, 1964, kanvas üzerine su boyası, 65x 82 cm.

Sanat

BRANCUSI VE DUCHAMP DİYALOĞU

Bu hafta New York’a seyahat etmek için geçerli sebeplerinize bir yenisini daha eklemek üzeresiniz zira Paul Kasmin Gallery’de perşembe günü açılacak olan Constantin Brancusi ve Marcel Duchamp dostluğuna adanan sergi görülmeye değer.

Sanat dünyasındaki bir dostluğa adanmış en yeni sergiden bahsetmek istiyoruz. 20 Eylül’de New York’taki Paul Kasmin Gallery’de açılacak olan “Brancusi& Duchamp: The Art of Dialogue”, arkadaşlıkları 1910 yılında başlayıp 50 yıla yayılan Constantin Brancusi ve Marcel Duchamp’ın 80’ten fazla işine yer verecek. Sanat tarihi profesörü Paul B.Franklin’in küratörlüğündeki seçki, özel koleksiyonlardan heykeller, objeler, fotoğraflar, film ve çizimlerden oluşan multidisipliner bir vizyon ile şekilleniyor. Şimdiye kadar Amerika’da ilk kez bu tarzda bir sergi gerçekleştirilirken, kişisel bağların kreatif süreçteki etkisini somutlaştıran eserler ise farklı bir sanatsal deneyimi mümkün kılıyor.

Brancusi’nin ikonikleşmiş heykellerinin yanı sıra sanatçıya ait fotoğrafik baskılara yer verilen seçki de, her ne kadar Duchamp ile farklı disiplinlerde işler yaratsalar da kullandıkları ortak temadaki eserler üzerinden bir korelasyon yaratılıyor. Erotizm, cinsiyet ve kinetik sergiyi gezerken en çok karşınıza çıkacak başlıklar arasında. Kürasyondaki bazı eserleri satın almanın da mümkün olduğu sergiyi görmek için 22 Kasım’a kadar vaktiniz bulunuyor.

515 West 27th Street, New York NY 10001

Tasarım

WES ANDERSON ESTETİĞİ NEDİR?

Simetri hastalığı ve pastel renklerin, post modern bir estetik algısı yaratabileceğine inanmıyorsanız, Bar Luce ve The Grand Budapest Hotel sonrası döneme eklenen bir diğer destinasyona odaklanmalısınız.

The Grand Budapest Hotel vizyona girdikten sonra, önce hepimizin pastel renklere olan bakış açısı değişti, ardından böyle bir mekanın gerçek olabilme ihtimali herkesi heyecanlandırdı. Ne yazık ki Wes Anderson yönetmenlik kariyerini bir kenara bırakıp, turizm sektörüne el atmadı lakin, Fondazione Prada içerisinde açılan Bar Luce, en azından bu renkli dünyaya duyulan açlığı biraz olsun bastırmakta başarılı oldu.

Bu estetik algıyı güçlendirecek yeni durak, Ukrayna’da konuşlanıyor. Odessa’da açılan Breadway Bakery, Amerikan pop kültürünü, Wes Anderson’ın renk paletinden geçirerek yeniden yorumluyor. 85 metrekarelik bu bakery, içeriye girildiği andan itibaren zıt dokuları ve renkleri bir araya getiriyor. Kadife koltuk takımlarını, metal aksamlı sandalyeler takip ederken, farklı fayans ve mermer seçimleri bütüne dahil oluyor. Breadway Bakery’nin hedefi şu anki menünün sağlıklı duruşunu korumak, lakin ilerleyen yıllarda farklı dünya mutfaklarına da ev sahipliği yapmak istiyor. Breadway Bakery’den önce Odessa seyahati kulağa çok cazip gelmiyorsa, tekrar değerlendirmenizi öneriyoruz.

Dosya

BRUNO ZEVİ İLE MODERN MİMARİ DERSİ

“Her yaratıcı sanatçı ve mimar, sistematik olarak klasik kodları reddettiği için modern sıfatını kazanmıştır.” Modern İtalyan mimarinin babası Bruno Zevi’nin tüm başarıları bir kenarda dursun, kendisi tanımaya değer nevi şahsına münhasır bir karakterdi.

Bir kere İtalya’yı faşizmin gericiliğinden silkeleyip modern mimariyle tanıştırdı. Ve bunu çok sivri bir dille, tek başına seferberlik ilan edip iyi bir örgütlenmeyle başardı. Etkinlikler düzenledi, dergi ve kurumları finanse etti, şehir planlamacılığına dahil oldu ve insanları bir araya getirdi. Tüm deneyimlerini de kitap yazarak paylaştı ve mimaride idealist olmanın tanımını bir jenerasyona hediye etti. History of Modern Architecture adını taşıyan bir kitaba imza atmanın neyle eşdeğer olduğunu öngörebiliyorsunuzdur. Zevi, tarih yazarlığı ile çift ana dal yapmış mimar mertebesinde, hem cephede hem masasında idealleri için uğraşlarını sürdürdü.

Ölümünün 18. yılına ithafen, 1918’li olmasından yola çıkarak Nazionale Delle Arti Del XXI Secolo, bu 100 yıllık efsaneyi bir sergi ile anıyor. Zevi ile İtalya’nın 20. yüzyıldaki mimarisine etkisi dokunmuş modern mimarlara adanan Zevi’s Architects. History and Counter-History of Italian Architecture 1944-2000, bugünün İtalya’sına farklı bir perspektiften bakmamızı sağlıyor. Kitabının modern mimarinin dili değil; modern dilin mimarisi ismini taşıması rastlantı değil. Zira politikada da aktif rol almış birinden de bu beklenirdi: Manipüle etme kabiliyetini modernizasyon için sonuna kadar kullanmak. F.L.Wright’ın da belirttiği gibi: “Bruno Zevi, çağımızın en derin, en samimi eleştiricisidir. Onda, yapı sanatını görebilme, gördüklerini de korkusuz, aydınlatıcı terimlerle anlatabilme gücü var!” Bir kuramcıda olması gereken tüm özellikleri kişiliğinde barındıran Zevi’yi tanımak için neyse ki sadece kitapları ile yetinmek zorunda olmadığınız bir dönemdesiniz.
Museo Nazionale Delle Arti Del XXI Secolo’da 16 Eylül’e kadar.