QP Türkiye - Leading Luxury Journal

QP, saatler konusunda dünyanın en iyi gazetecilik ve en heyecan verici canlı etkinlikleri için bir merkezdir. QP dergisinin online websitesidir.

Yeni saat

CAPE COD FELSEFESİ

Cape Cod -ve tabii ki Double Tour bileklik- modanın yüksek saatçiliğe nasıl entegre edileceğini gösteren rakipsiz ve muadili olmayan bir Margiela tasarımı.

1912’de çekilmiş bir çocukluk fotoğrafında Jacqueline Hermès (dedesi 1837’de ilk Hermès atölyesini kuran) bileğinde kahverengi deri kayışlı bir saat takıyor. Aslında bu saat, babasının cep saatinin Hermès kayışıyla kol saatine dönüştürülmüş hali. Saat? O zamanlarda bir çocuğun bileğinde görülmesi ilginç bir nesne… Bu kesinlikle Hermès’in saatlere ilgisinin başladığı dönemin somut bir örneği olarak kabul edilebilir. Zira 20’lerde Hermès saat markalarına deri saat kayışları üretmeye başlıyor. O dönemdeki pek çok saat Hermès kayış taşıyor. 50 sene sonra, 1978’de, Bienne’de kendi saat manüfaktürünü inşa ediyor. Markanın 1991’de artistik direktörü Henri d’Origny’den kare bir saat tasarlamasını istemesiyle bu manüfaktürün unutulmayacak modellerinden biri ortaya çıkıyor: Cape Cod. Kare kadranın, markanın imzası niteliğindeki Chaîne d’Ancre kesim motifini andıran tokayla birlikte, dikdörtgen bir çehre oluşturduğu bu modelin Jacqueline’in fotoğrafı kadar ilginç bir arkaplanı var. Çünkü Cape Cod’un geçmişinde çağdaş moda tarihinin en önemli isimlerinden biri var: Martin Margiela. 1997 ila 2003 yılları arasında Hermès’in kreatif direktörlüğünü yapan Margiela, Hermès ile çalışmaya başlar başlamaz, saat dünyasında da unutulmayacak bir kayış tasarımı yapıyor ve bu söz konusu bileğe dolanarak takılan saat bileziği, yani orijinal adıyla “Double Tour,” Cape Cod ile 1998’de tanıtılıyor. (daha&helliip;)

Tasarım

BİSİKLETE ALTERNATİF: REVO

Tamas Turi’nin Revo’su alışılmış bisikletlerden farklı, hem kullanım şekli hem de tasarımıyla kendisi farkı arayan bireyler için ideal.

Tasarımcılar son dönemde kullanılabilir araçlar üzerine daha fazla yönelmeye başladı, insanların çevre dostu olma eğilimi de günden güne artınca bisikletler bunca ürünün arasında ön plana çıkmakta zorlanmadı. Fakat hepsi tercih edilecek diye bir kaide yok, önemli olan farkı ve fonksiyonelliği yakalamak. Henüz bir öğrenci olan genç Macar tasarımcı Tamas Turi daha önce de bisikletler üzerine çalışmalar yapmış ve pratikliği ön plana çıkarmıştı. Turi’nin son ürünü Revo da bunun bir örneği sayılıyor. Adından da anlaşılacağı üzere yenilikçi bakış açısıyla tasarlanan bisikletin dikkat çeken noktası tek parça uzun selesi. Bu durum Revo’nun tek kişilik olmadığını da açık ediyor. Ahşap materyallerle iki parça halinde bir araya getirilen bisiklet ahşabın alüminyum ya da çeliğe oranla daha yüksek esneklik katsayısına sahip olması sebebiyle kullanım rahatlığı sunuyor. Bununla birlikte Revo’nun iki tekerleği arasında da bir çap farkı var, bu bisikletlerin ilk örneğini hatırlatsa da amaç bu araçların heritage kökenine gönderme yapmaktansa yine fonksiyonellik oluyor. Vites tercihi bulunmayan Revo adına çapı fazla olan arka tekerlek hızlanma konusunda ve zincirden gelen gücü iletme konusunda daha efektif. Tasarımda daha çok 3D çizimlerin kullanıldığı Revo’da plastik birleşim parçaları ahşaba oranla daha kolay üretilebildiği için Revo’nun dış görünümü bu kadar farklı olabiliyor. Bespoke bir model izlenimi veren Tamas Turi tasarımı İstanbul geneli için olmasa bile birçok başka kent için günlük kullanıma uygun. Fütüristik bir tasarım değil, fakat bir benzeri de yok, kullanımı oldukça pratik.

Sanat

MADE IN CALIFORNIA

London Design Museum’un California: Designing Freedom sergisi, Made in Italy’nin yerini Designed in California’nın aldığını anlatıyor.

London Design Museum’ın web sitesini ziyaret ettiğinizde güncel sergiler sayfasında karşınızda Kaliforniya’nın 1960’lar tasarım estetiğini irdeleyen California: Designing Freedom sergisi çıkacak. Kürasyonun varlık sebebini açıklayan paragrafın girizgahı oldukça iddialı. Designed in California yeni Made in Italy… Apple’ın her ürününde iftiharla kutusuna entegre ettiği Kaliforniya’da tasarlanmıştır cümlesi günün sonunda ürün satmak için kaçınılmaz bir mottoya dönüşüyor ve gün geçtikçe daha çok tasarım markası marka kimliğine bir tutam Kaliforniya ekliyor. Söz konusu tasarım belgeselleri olduğunda elinizi attığınız her taraftan çıkan Eames güzellemeleri, Kaliforniya estetiğini A’dan Z’ye incelerken London Design Museum’ın neden yeniden bu topa girdiğini, tasarım alanında iredelencek birçok bakir konu varken neden temcit pilavını yeniden ısıtıp masaya koyduğunu haklı olarak sorgulayabilirsiniz. Tam bu noktada şaşırma nidası için derin bir nefes alın. Mid-century tasarımları ve Kaliforniya birçok yönetmenin masasından geçmiş olmasına ragmen, global eleştiri tarafında nadir küratörün masasına oturuyor. İnanması güç olsa da aslında London Design Museum tasarım tarafında çok konuşulan ama az irdelenen bir tarafı çatısı altına taşıyor. Karşıkültür döneminden başlayıp Silikon Vadisi’ne kadar gelen zaman diliminde yerel ve global teknoloji tasarımlarına yön verenleri inceleyen sergi, teknoloji kültürünün tasarım tarafını masaya yatırıyor.

Serginin küratörleri Justin McGuirk ve Brendan McGetrick bildiğiniz sularda yüzmekten de çekinmiyor ve Jobs ile Wozniak’ın tanışma hikayelerini de sergiye dahil ediyor. Tabii coğrafyanın gay kültürü de serginin azımsanamayak bir parçasını gökkuşağı renklerine boyuyor. Google’ın sürücüsüz arabasından, Snapchat’in gözlüklerine ve Wired’ın ilk edisyonuna kadar giden sergi 57 sene boyunca Kaliforniyada olup bitenleri birkaç saat içerisinde dolaşmanıza olanak veriyor. Tabii dönem dahilinde olabildiğince hipi akımı da sergiye dahil oluyor.

Dosya

ROYAL OAK VE DİĞERLERİ

Audemars Piguet’nin Royal Oak’u kendi klasmanını oluşturmasıyla rakipsiz olabilir, ancak bu durum kendisini kıyaslayamayacağımız anlamına gelemez. Girard Perregaux’nun maneviyatı Royal Oak’u alt edebilir mi?

Audemars Piguet Royal Oak

Fonksiyon
Saat, dakika, saniye, tarih
Güç Rezervi
60 saat
Kasa Çapı
41 mm
Kasa Materyali
Paslanmaz çelik
Su Geçirmezlik
50 metre

Girard Perregaux Laureato

Fonksiyon
Saat, dakika, saniye, tarih
Güç Rezervi
54 saat
Kasa Çapı
42 mm
Kasa Materyali
Paslanmaz çelik
Su Geçirmezlik
100 metre

QP Kararı
Fark etmişsinizdir, iki model arasında teknik olarak neredeyse fark yok, 1 mm’lik kasa çapını ve bu saatler özelinde pek de etki etmeyecek su geçirmezlik özelliğini düşünürseniz seçiminizi somut veriler yerine soyut değerleri göz önünde bulundurarak yapmanız daha doğru olacaktır. Bir tarafta muadilleriyle gireceği her karşılaştırmayı kazanma potansiyeline sahip Audemars Piguet’nin amiral gemisi Royal Oak diğer tarafta ise Girard Perregaux’nun yenilenen zarif Laureato’su. İki model neredeyse kadranlarındaki motife kadar birbiriyle benzerlik gösteriyor, ancak hikayeleri tamamen zıt. Royal Oak quartz krizi esnasında mekanik saat yapımcılığının kurtarıcısı rolünü üstlenirken Laureato quartz mekanizmaların standardını belirleyen modellerdendi. O yüzden ilk başta dediğimiz gibi bu iki modele manevi duygularla yönelmek daha akılcı olur. Ayrıca bir nüans daha mevcut, Audemars Piguet’nin teknik ve tarihi açıdan çok daha ön planda olduğu bir gerçek, fakat bu artıları onun bilinirliğini de pozitif yönde etkiliyor. Yani Royal Oak herkesin bildiği değerli bir parça oluyor, Laureato ise daha kısıtlı bir üne sahip; eğer gözlerin üzerinizde olmasını isteyenler sınıfına ait değilseniz tercihinizi Girard Perregaux’dan yana yapmanız daha akılcı olur. Ama Royal Oak yerine başka bir model tercih etmek nasıl bir his, gerçekten bilmiyoruz.

Dosya

WEAR IT LIKE BECKHAM

Futbol topunun olmadığı herhangi bir alanda dahi Tudor’un yeni marka elçisi David Beckham kendi tarzını yansıtabiliyor.

Tudor kısa süre önce yeni marka elçisinin adını açıkladı; an itibariyle mutlu aile tablosu çizmek ve hayır işleriyle uğraşmakta olan David Beckham manüfaktürün #BornToDare kampanyasıyla birlikte Tudor ailesine katılmış oldu. Faal futbolcular arasında yüksek saatçiliğe yakışan birini bulmak zor, genellikle ilişkiler bilinirlik üzerinden yürüyor, organik bir bağ yakalamak bu sebeple zor. Futbolun değişimi ve dolayısıyla oyuncuların evrimi de yüksek saatçilik gibi teknik, zarif ve kısıtlı teknolojik gelişimlerin olduğu bir sektörü ne kadar yakalayabilir bu da küçük bir tartışma konusu. Manüfaktürler bu sebeple daha stabil branşlara yöneliyor, tenis ya da golf imaj olarak hala yüksek saatçiliğin dikkatini çekebilecek yapıda ama dediğimiz gibi futbol, en azından güncel futbol bu seviyede değil. Peki ya 90’lardaki belki de 2000’lerin başındaki futbol, o yüksek saatçiliği hedefler ve imaj konusunda yakalayabilir mi? Çok değil 20-25 sene öncesinin futbolunu hatırlamaya çalışın, İtalya Ligi’nin Premier Lig kadar önemli olduğu yılları, gerçek Ronaldo’nun Lazio maçında aylar sonra oyuna girip tekrar dizinden sakatlanışını, Zidane’ı, Sir Alex Ferguson’u, Fergie’nin Manchester United’ını ve David Beckham’ı. Daha çekişmeli dönemler olduğunu, müsabakaların bugünkü kadar sıkıcı ya da tahmin edilebilir olmadığı zamanlar. Daha cesur, cüretkar ya da mücadeleden kaçmamanız gerektiğiniz günleri hatırlayın… #BornToDare bu döneme ait belki en iyi değil ancak en meşhur futbolcuyu ikna etmeyi başardı; (daha&helliip;)

GÜNCEL İÇERİKLER

Etkinlik

PHANTOM 8’İN HABERCİSİ

Temmuz ayının sonuna kadar bildiğimiz en değerli Rolls Royce Phantom’lar Mayfair, Londra’da buluşmak üzere dünyanın dört bir yanından yola çıkıyor. Amaç mı? Yeni Phantom 8’in üstündeki perdeyi kaldırmak…

Prestij kelimesinin otomobil sektöründeki vücut bulmuş hali denebilir Rolls Royce Phantom serisi için. Marka şimdiye kadar 7 serinin tanıtımını yaptı, 1924’den bugüne Phantom’lar sürekli olarak evrim geçirirken bahsettiğimiz prestij kalıbını doldurmak için de birden fazla karakterin önemli anlarında yanında oldu. 27 Temmuz’da üretici hem Phantom’un tarihi değerini yansıtmak hem bu seri ile anısı olan ünlü simaların kullandığı modelleri sergilemek hem de yeni Phantom’u tanıtmak için Londra’da özel bir etkinlik düzenliyor, olaya neresinden bakarsanız bakın otomobil tutkunları için kaçırılmayacak bir etkinlik… Fakat Rolls Royce bunca önemli bilgi yetmezmiş gibi bu serginin daha büyük yankı uyandırması için bir yol daha seçti -mükemmeli istemek bu olsa gerek- Marka sergi zamanına kadar aralıklı zamanlarla etkinlikte sergilenecek eski modelleri sırasıyla kamuoyuyla paylaşacak. Gelen bilgilere göre ilk model Fred Astaire’in Phantom 1’inin de Londra’da olacağı. Bilinen ilk Phantom modeli ve şu ana kadar değişmeden gelen en eski otomobil serisinin ilk türevi. Fred Astaire’in Phantom’u ilk duyurulan modeldi ve Rolls Royce’un beklediği gibi büyük bir yankı uyandırdı, ancak beklenen modeller arasında Churchill ve Beatles’la özdeşleşen örnekler de var, o yüzden beklentilerimizi ne kadar yüksek tutarsak o kadar iyi olur. (daha&helliip;)

Müzayede

PROVENANCE

Güncel müzayede listemiz şimdi de Jacqueline Kennedy’nin Cartier Tank’i ile dikkat çekiyor.

Eğer bir müzayededen fonksiyonelliği olan bir parça alacaksanız başlıca dikkat etmeniz gereken üç unsur var; ilki sahip olmak istediğiniz ürünün işlevini yerine getirebilmesi. Örneğin bir saat almak istiyorsanız onun zamanı çağdaş parçalar kadar olmasa da doğru şekilde göstermesini istersiniz, tabii ürünün sağlamlığını da bu maddeye ekleyebiliriz. İkincil olarak modelin ne kadar nadide bir parça olduğuna dikkat etmelisiniz, bu her müzayede kolunda geçerliliğini koruyan bir madde, satılan bir lot ne kadar az bulunursa o kadar değerli olacaktır. Son olarak ise müzayede ürününün kökenine dikkat etmeniz gerekir. İlk madde satılan parçanın temel fiyatını belirler, ikinci madde gerçek değerini belirler, üçüncü basamak ise kendisinin bir rekor kırıp kıramayacağına karar verir. İstisnalar kaideyi bozmaz; kısa süre önce satılan çelik bir 1518 sadece nadir bulunması sebebiyle yaklaşık 11 milyon dolarlık fiyatıyla satılan en pahalı kol saati olmuştu. Fakat Patek Philippe dışında genellikle işler bizim az önce bahsettiğimiz şekilde yürüyor. Christie’s’in yarın New York’ta satışını gerçekleştireceği saat bu rekorlardan birini büyük ihtimalle kıramayacak, ancak birkaç hafta önce çıkan Paul Newman Daytona haberleri olmasaydı birazdan bahsedeceğimiz Cartier Tank daha büyük ses getirebilirdi. Jacqueline Kennedy’nin geçmiş fotoğraf karelerine bakarsanız kolunda minimal bir Tank görme olasılığınız oldukça yüksek. Saat Kennedy’ye kız kardeşi Lee’nin eşi Prince Stanisław Albrecht Radziwiłł ya da kısaca Stas tarafından hediye edilmişti. (daha&helliip;)

Seyahat

RUANDA’YA DOKUNMAK

Süha Derbent’e göre, Ruanda seyahatiniz, “hayatınızın en önemli deneyimlerinden biri olacak.” QP’nin bir önceki sayısına hazırladığı konu sayesinde belki yağmur ormanlarını oturduğunuz yerden de hissedersiniz, kim bilir?

Ruanda denince eminim hepinizin aklına hemen 1994 yılında yaşanan büyük soykırım geliyordur. Bu çok da yadırganası bir durum değil çünkü bir milyondan fazla insanın öldürüldüğü bu soykırım haberlerini defalarca dinlemiş ve medyada birçok yerde karşılaşmışsınızdır. Hatta içinizden bir çoğu o meşhur filmi de izlemişsinizdir. Herkesin belleğinde yer eden “Hotel Ruanda” adlı bu film soykırımı tipik bir Hollywood senaryosu ile bir kahraman yaratarak anlatır. Daha gerçekçi bir anlatım ise “Sometimes in April” adlı filmde vardır ve soykırımın tüm acısını hissettirir. Ve şimdi Türkiye’de kime Ruanda desem doğal olarak bana “güvenli mi” diye bir giriş sorusu yöneltiyor. En çok bu soruyla karşılaştığım için ben de hemen bu soruya yanıt vererek başlamak istedim yazıma. Evet, kesinlikle güvenli. Hatta şu an kıtanın yani Afrika’nın en güvenli ülkesi. Çünkü sözlük anlamı da gelişen, büyüyen anlamına gelen Ruanda soykırım sonrası çok titiz ve planlı bir strateji ile hızla yaralarını sarmış. Hatta bunu daha da ileri götürüp bir çok imrenilesi düzenlemeyi de hayata geçirmişler. Bunlardan birkaçını hemen sıralamak istiyorum. Artık ülkedeki kimlik belgelerinden etnik gurup adları kaldırılmış. Soykırım öncesi kimliklerde herkesin etnik kökeni Tutsi veya Hutu olarak belirtilirken şimdi herkes sorulduğunda ben Ruanda’lıyım diyor. Ülkenin her yerinde güvenlik aynı seviyeye gelmiş. Şehirde veya köylerde gece yarısı bile tek başına yürümek mümkün. (daha&helliip;)

Yeni saat

“MASA ÜSTÜNE TAŞI”

Kol saatlerinden bahsetmeye biraz ara verelim istedik. O yüzden karşınızda en sevdiğimiz üç masa saati var: Patek Philippe Hour Circle, Chanel Mademoiselle Privé Coromandel ve Harry Winston Emerald Time. Masanıza bir güzellik yapmayı planlıyorsanız, detaylar için tıklayınız.

Genelde masa saati dendiğinde aklımız hep Cartier’nin vintage modellerine gidiyor. Özellikle müzayedelerde gördüğümüz ve hep keşif yapabilecek kadar skalası geniş bir koleksiyon barındırıyor Cartier’nin eski zamanları… Ama ne var ki Baselworld’de bu sene karşımıza çıkan bazı masa saatlerinden de bir o kadar etkilendik. Mesela Patek Philippe’in üç farklı renkte sunduğu küre saat, listemizin ilk sırasında. Mor, turuncu veya mavi… Patek Philippe The Hour Circle, boyutu ve formu itibariyle her renkte başarılı. Çapı 126 mm, yüksekliği 53.33 mm oluşuyla model her masaya ideal. Elektrikli kurmalı motora sahip mekanik kalibreyle çalışan bu masa saatine 25000M-001, referans numarasıyla ulaşabilirsiniz. İkinci sıradaki Chanel Mademoiselle Privé Coromandel ise lokasyon konusunda daha seçici. Çünkü biraz daha süslü ve hassas. Kadran çapı 68 mm olan modelin bezeli, 176 adet pırlantayla kaplı. Arkadan görülebilen elle kurmalı mekanizması 8 günlük güç rezervine sahip.

Sanat

RODIN SERGİSİ NASIL YAPILIR Kİ?

Lojistik, evrak süreci, gümrük vergisi, sigorta ve enstalasyon masrafı… Herkes Rodin’in heykellerini bir galeride buluşturmayı bu masrafların imkansızlaştırdığını sanırdı. Ama Londra’daki Bowman galeri bu yargıyı ortadan kaldırıyor.

Londra’daki Bowman heykel galerisinin kurucusu Robert Bowman, Auguste Rodin’in büyük bir hayranı. Sanatçıya ilgisi 80’lerin sonunda Sotheby’s müzayede evinde çalışıyorken başlıyor. Hatta daha spesifik olursak, New York Times’a verdiği röportaja göre, ‘She Who Was Once the Helmet Maker’s Beautiful Wife’ eseriyle başlıyor her şey… Bu heykel şimdi Rodin müzesinde Paris’te yer alıyor. Zira pek çok Rodin heykelinin buluştuğu lokasyon olan Musée Rodin, Bowman’ın da sıklıkla giderek sanatçının pratiğini iyice kavradığı yer.

1993’te Bowman kendi galerisini açtıktan sonra ise, ilk önemli eser alımı ancak 1997’de gerçekleşiyor; 150 bin Dolar değerindeki bir “Thinker” heykeliyle. Bowman’ın bankadan kredi çekerek alabildiği bu eserin bir benzerinin, geçenlerde 3.2 milyon Dolar’a satıldığını belirtelim. Anlayacağınız üzere Bowman’ın Rodin ile başlayan yolculuğu, yıllar içerisinde diğer önemli heykeltıraşları da kapsayarak uzuyor. Galeri, 19. ve 20. yüzyıldan heykelleriyle, kendi alanında giderek güçleniyor.

Yeni açılan “Rodin: The Birth of Modern Sculpture” sergisi de bunun bir göstergesi. Zira toplamda 32 Rodin eserinin bir araya geldiği bu sergi, sanatçının gösterime çok az çıkmış bazı çizimlerini de ortaya çıkarıyor. Büyük bir müze veya çok popüler bir galeri söz konusu olmadığı sürece, Rodin gibi bir sanatçının böyle kapsamlı bir seçkisini görmek, hayal etmesi pek kolay bir etkinlik değil. Neden mi? Çünkü 50 bin Dolardan daha değerli her eserin pasaportu olması gerekiyor. Ve bu eserlerin sigortaları bile birkaç milyondan ibaret. Belirli taşıma kuralları gibi şeyler de bunların yanında teferruat tabii… Ama Bowman Sculpture, ne yapıp edip bunu başarmış. O yüzden bir senede hazırlanması imkansız görülen bu sergi, mutlaka görülmeli.

6 Duke Street St James’s, London, SW1Y 6BN

Tasarım

PK24 YOLCUSU KALMASI

MoMA’nın koleksiyonunda yer alan Poul Kjaerholm’un PK24 şezlongunun halen üretildiğini belirtir, yaz sezonu vesilesiyle bu ünlü Kopenhag menşeli tasarımı (ev) huzurunuza takdim ederiz.

MoMA’nın koleksiyonundaki bir etkileyici koltuk da, 557.2010 obje numarasıyla yer alan, PK 24. 1965’te Poul Kjaerholm’ün tasarladığı bu şezlongun ilk üreticisi E. Kold Christensen idi. Ana vatanı da tahmin edersiniz ki, Kopenhag. Paslanmaz çelik, deri ve bambunun materyal olarak kullanıldığı PK 24 bugün Fritz Hansen’in Poul Kjaerholm koleksiyonu altında üretiliyor. Çıkarılabilir deri koltuk başlığı ve bambu gövdeye eşlik eden çelik ayaklar, minimalizmin yazlık tanımı gibi. Bu da PK24’un karakteristiğini oluşturuyor. Kjaerholm zaten konstrüksiyon materyallarine meraklı bir tasarımcıydı. Çeliği de ilginç bir şekilde natürel bir materyal olarak kabul ediyordu. Poul Kjaerholm, Danish School of Arts and Crafts’da eğitimine devam ederken, kariyerine marangoz olarak başlamıştı. Ardından Fritz Hansen’da yaklaşık bir sene sandalyeler tasarladı. 1955’te Ejvind Kold Christensen ile iş birliği kurdu ve 1980’de vefat edene kadar bu iş birliği devam etti. 1982’de, Fritz Hansen, tasarımlarının üretim haklarını devraldı. Ve o zamandan beri de PK’ler Fritz Hansen’in bünyesinde üretiliyor. PK24’ün deri versiyonu da dahil olmak üzere 10 tasarımla… MoMA ve Victoria & Albert gibi müzelerin dışında, tasarımcının çalışmaları, Danimarka, Norveç, İsveç ve Almanya’da da müze koleksiyonlarında önemli yer tutuyor.

Röportaj

HAMILTON’IN CEO’SU ANLATIYOR

Sylvain Dolla samimi bir dille markanın Amerikan kültürüyle İsviçre’nin yüksek standartlarını nasıl birleştirdiğini ve pazarlama stratejilerini açıklıyor. Kısacası görevimiz, “İsviçre hassasiyetine sahip Amerikan ruhu.”

Kendi pazarınızda bu kadar iyi sonuçlar elde etmenizin sırları nelerdir?
Hamilton’ın zengin bir geçmişi var, o tarihe layık olabilmek için kendimizi sürekli zorluyoruz. Hamilton birkaç sene önce ortaya çıkmış bir manüfaktür değil. Orta segmentteki mekanik saat pazarında lider olarak kalmak istiyoruz, birkaç yıl önce aldığımız karar belli bir fiyat aralığındaki otomatik saatler arasındaki en iyi sonuçları elde eden marka olmaktı. Otomatik kurmalı saatler bir bakıma trend oldu ve ilk başta ETA mekanizmalı modeller yarattık. Ardından ETA üzerine kurgulanan kendi kalibrelerimizi ürettik. Bunu saat yapımcılığından çok insanların isteklerini karşılamak olarak kabul edebilirsiniz, başarımızın sırrı bu.

Hamilton müşterilerinin markadan beklentileri nelerdir, yeni teknolojik bileşenler mi yoksa Ventura gibi ikonlar mı?
Dediğim gibi müşteri kanadıyla yakın ilişkilerimiz var, insanları dinleyince onların ne istediğini de daha iyi anlıyoruz. Gerçek olan şu ki herkes önce tasarıma bakıyor, mekanizmalar ardından geliyor. Ancak estetiğin önüne geçmeniz mümkün değil. Hamilton’ın fiyat skalasını sunabilen bir markada bizim gibi tasarım detayları üreten markalara rastlamanız mümkün değil, avantajımız burada ortaya çıkıyor.

Amerikalı bir geçmişe sahip olmakla İsviçre üretimi saatler üretmenin dengesini nasıl kuruyorsunuz?
Cevaplamayı isteyeceğim türden güzel bir soru. Hamilton’ın Amerikan kültürüyle içli dışlı olması sektördeki farkımızı ortaya koyan etmenler. Hikayemizde Elvis Presley, Hollywood ve Amerika Ordusu gibi kahramanlar var, bir ülkenin ruhunu marka üzerinden yansıtabildiğimiz zaman müşterileri de etkileyebiliyoruz. Bununla beraber İsviçre’nin teknik altyapısı hassas ve kayda değer modeller üretmemizi de sağlıyor. Böylelikle hikayemizle etkileyebildiğimiz insanlara hassas ve onların isteyeceği türden parçalar sunmamızın önü de açılmış oluyor.

Sürekli olarak Amerikalı olmakla anılmanızın ‘İsviçre Üretimi’ ibaresine zarar verdiğini düşünüyor musunuz?
Hayır, bu kadar fazla üreticinin arasında tek olmak büyük avantaj. Sadece Amerikalı olsaydık İsviçre’nin kaliteli ürün imajından ve eğer sadece İsviçreli olsak Amerika’nın tarihi ve kültürel değerlerinden yararlanamazdık.

Pazarlama stratejileriniz bölgesel olarak değişiyor mu yoksa planlamanızı küresel olarak mı yapıyorsunuz?
Bu bizim de kafamızı kurcalayan ve pazarlama esnasında kendimize en çok sorduğumuz soru. Farklı pazarlar için değişen hamleler yapmayı uygun bulmuyorum, Hamilton’ın her yerde aynı şekilde algılanması gerekiyor, İstanbul ya da New York fark etmeksizin. Ben bunun aksini yapan üreticileri anlayamıyorum. İsviçre hassasiyetine sahip Amerikan ruhu her coğrafyada dikkat çekebilen bir özellik.

Akıllı saatlerin geleceğine dair bir ön görünüz var mı?
Bu benim en sevdiğim konu; birkaç yıldır bunun üzerinde çalışıyoruz. IOS ya da Android’den farklı olarak yepyeni bir işletim sistemi geliştirmeye çalışıyoruz ve bunu profesyonellerle beraber yürütüyoruz. Yaklaşık üç yıl önce Baselworld’deki ana konu akıllı saatlerdi ve dürüst olmak gerekirse biz o zamanlarda Swatch Group’u bunun işe yaramayacağına dairikna etmeye çalışıyorduk. Böyle bir projeyle ortaya çıkmamızın arkasında yatan fikir ise alışımışın dışında çok farklı bir sistem geliştirmekti. Kim ne derse desin kol saatlerinin duygusal bir yönü var ve şimdiki akıllı saatlerin hepsi bu histen uzak. Hamilton’ın geçmişi böyle bir şeye izin vermez.

Hamilton yüzlerce filmde rol aldı, son 10 yıllık zamana baktığımızda ise bunların genel olarak bilim-kurgu filmleri olduğunu görüyoruz. Bunu özel bir sebebi var mı?
Son yıllarda Hollywood’da birçok arkadaş edindik, bu kişilerin hepsi de işlerindeki en iyiler arasında yer alıyor. Alışkanlıkları ve memnuniyetleri sebebiyle de bizle çalışmaya devam ediyorlar. Aslında bilim kurguya yönelen taraf biz değiliz, film sektöründeki eğilim bu yönde. Bu yüzden böyle bir izlenim oluşmuş olması normal ancak biz iyi bir hikayenin olduğu her filmi seviyoruz. Tek sınırımız politika, politikanın dahil olduğu filmlerde rol almayı tercih etmiyoruz.

Peki son 10 yılda Hamilton’a artı değer katan film hangisiydi?
Şüphesiz ki Interstellar. Hatırlarsınız filmdeki saat büyük bir öneme sahipti, bunu isteyen biz değildik. Christopher Nolan profesyonel amaçla kullanılabilecek bir model istemişti. Ardından bizle iletişime geçtiler ve aradıkları saati onlara sunduk. Nolan saatin ibresinden, bileziğine ve kadranına kadar her şeyde söz sahibi olmak istedi ve biz de ona izin verdik. Interstellar’dan sonra gelen ikinci film ise Men in Black, seride kullanılan Ventura hikayeyle uyum içerisindeydi.

Satışın en yüksek olduğu ülke hangisi?
Japonya. Müşteriler çok talepkar ve fiyat politikalarımız marketin sindirebileceği aralıkları kapsıyor. Üstelik saatlerin mekanik olmasına rağmen teknik bazı detayları olması Japonları mutlu ediyor. Pazarlamanın marka hikayesi kısmı da insanların dikkatini çekiyor.

İnsanlara asla ulaşamadığınız bir yer var mı?
Çin bizim en büyük zorluğu yaşadığımız yer, ülke oldukça tradisyonel. Buradaki satış verilerimiz oldukça şaşırtıcı, Çin’de Hamilton modellerine yönelenler 20 yaşındaki gençler, bu çılgınca. Sanırım yapmamız gereken tek şey bu gençlerin büyümesini beklemek. Sonuçta her markette lider olamazsınız, bunu kabul etmeniz gerekir.

Türkiye’deki satışladan memnun musunuz?
Evet, başladığımız zamanla bugün arasında büyük yol kat etmiş durumdayız. Hamilton adına Türkiye’nin geleceği parlak duruyor.

2017’nin en öne çıkan modeli hangisi?
Intra-Matic 68. 1968 adetle limitli ve 19. edisyonu da ben aldım. Saatin panda dial olması en güzel yanlarından biri. Bu yılın en karlı modelinin bu olacağını düşünüyorum.

Ventura’yla ilgili neler söylemek istersiniz?
Ventura’nın 60. yılındayız. Richard Arbib fütüristik üçgen bir kasa tasarlamıştı, model belli bir döneme ait değildi ve bu yüzden her zaman güncel kaldı. 60 yıl sonrasında bile model hala Hamilton’ın en çok tercih edilen parçası. İlk model altın kaplamaydı bu yüzden yıl dönümünde de vintage parçaya sadık kalmak istedik. Ardından kendimize Elvis Presley’nin modelle olan bağını göz önünde bulundurarak Presley bugün bir Ventura isteseydi bu nasıl olurdu diye sorduk. Jean modeller böyle doğdu.

Tasarım

ELEKTRİKLİ BİR VINTAGE

Vintage Porsche’ler üzerindeki çalışmalarıyla ün salmış Rod Emory şimdi motosiklet tasarımına yöneldi, heritage kökene sahip Outlaw Tracker hem dünü hem de bugünü yaşıyor.

Artık elektrikli ulaşım araçlarıyla daha sık karşılaşıyoruz, onlardan birine sahip olmak bu sebeple önemini yitireli çok oldu, şimdilerde trend en farklı ve çekici olanlarını elde etmek. Otomobiller henüz yeteri kadar pratik olmasa da motosikletler kısa mesafeler ve tekrar şarj edilebilmelerindeki pratiklik sebebiyle revaçta. Vintage Electric bu basamakta farklılığı yakalayan bir marka, I. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan yarış motosikletlerinden esinle elektrikli modeller üretiyorlar. İsimler aslında misyonlarının bir yansıması, şimdiye kadar oldukça başarılı oldular ve çevre dostu motosiklet hayranlarına istediklerini verdiler. Bu süreçte daha önce farklı tasarımcılarla da ortak çalışmalar yürüttüler ve sıra şimdi Rod Emory’e geldi. Kendisi vintage Porsche’ler üzerinde yaptığı renovasyon çalışmalarıyla adını duyurmuş bir tasarımcı ve vintage bir parçanın yeniden düzenlenmesi söz konusu olduğunda işe dahil olmak istemesi kaçınılmazdı. Emory Outlaw Tracker saatte 36 millik bir son sürat derecesine sahip ve tek şarjla yaklaşık 60 km yol alabiliyor. Motosikletin gövdesi hafif bir alüminyum alaşımından oluşuyor, renk ise Emory’nin daha önce Carrera’larda da sıkça kullandığı ‘Carrera Grisi’ ve gövde üzerinde ikonik Pegasus arması da mevcut. Deri detaylarla da zenginleşen -ki bu da Emory imzası taşıyor- Outlaw Tracker’ın fren sistemi de otomobillerde gördüğümüz enerji depolama sistemini sunuyor. (daha&helliip;)

Yeni saat

DRIVE SON SÜRAT

Bu yılki yenilikler, Cartier saatlerin her zaman yalınken daha etkileyici olduğunu ispatlıyor.

Geçen sene bu zamanlarda, piyasaya yeni tanıtılmış ilk Drive jenerasyonunun görünümü epey tartışmaya sebebiyet vermişti. Ama bu konuşmaların odağı daha çok Cartier’nin, erkek saati kategorisinde nereye doğru gittiğiydi. Öte yandan Drive, “kol saatinde neredeyse zarafet fikrini bulmuş marka” diyebileceğimiz Cartier’den can atarak beklediğimiz bir modeldi. Biraz zoraki gibi gözüken (özellikle karmaşık Diver) Calibre’nin stili; Santos’un her seferindeki uysallığı; “oldu olacak” gibi düşündüren Clé ve haute horlogerie segmentindeki “mega” saatlerin teknolojik ürperticiliğine kıyasla, sonunda karşımızda duruşu ve cakasının doğuştan olduğu aşikar bir parça çıktı. Belli belirsiz olan fıçı kasasındaki hemen göze çarpmayacak şekilde kurgulanmış yastık kadranıyla, bu saat ilk bakışta hem tanıdık hem farklı hissettiriyordu. Fakat yine de, yakın zamandaki diğer Cartier saatlerinin de acısını çektiği çeşitli üretim hatalarından muzdaripti: Çok büyüktü, 42 mm’lik orantı Roma rakamlarını iyi göstermiyordu; ve kadrandaki yoğunluk kasanın zahmetsiz şıklığına sekte vuruyordu. İkinci durum, komplike modellerde daha da vahimdi.

Anlayacağınız üzere biz zaten Drive’ı değil, Drive Extra Flat’i can atarak bekliyormuşuz: 42 mm’lik ilk modeldeki her abartılı elementin yok edilip, sahneye tümüyle müthiş yastık formunun hakim olduğu saati… (daha&helliip;)