QP Türkiye - Leading Luxury Journal

QP, saatler konusunda dünyanın en iyi gazetecilik ve en heyecan verici canlı etkinlikleri için bir merkezdir. QP dergisinin online websitesidir.

Yeni saat

AUDEMARS PIGUET’NIN CODE 11.59 AÇILIMI

Audemars Piguet, 2019 yılına beklenmedik bir hamle ile girdi. Eşine az rastlanır toplam 13 üyeyi barındıran CODE 11.59 by Audemars Piguet koleksiyonunu Beran Toksöz Le Brassus’ta inceledi.

Tam adıyla, “Code 11.59 by Audemars Piguet.” İlk başta kulağa alışılmışın dışında geliyor. Ama sanırım bu da mors alfabesine benzetebileceğim kurgunun bir parçası. Dört radikal kelimenin ilk harflerinin birleşimiyle oluşturulan sözcük, François Bennahmias’ın açıklamasıyla şöyle deşifre ediliyor: “Challange” koleksiyondaki birçok yenilik ve zorlu üretim süreçlerine meydan okumaya; “Own” mirasa ve genlere sadık kalarak devam edebilmeye ve yıllar içinde gelişen tasarım kodlarıyla başarılı bir melezin ortaya çıkışına; “Dare” tanıtıldıktan bir ay sonra butiklerde tam teçhizatlı olarak gösterilebilecek kadar güçlü olmaya; ve “Evolve” geçmişe bağlı kalıp bir yandan evrim geçirebilme yeteneğine sahip olmaya referans veriyor. Altı farklı model, toplamda 13 varyant… Ve şimdi siz de Code 11.59 ile tanıştınız. (Yazımın devamında ben bu koleksiyona kısaca Code diyeceğim, keza bence koleksiyonerler arasındaki ismi de kesinlikle bu olacak.)

Code, ilk bakışta klasik bir yuvarlak kasalı saat gibi gözüküyor, fakat arka planda beş yıllık bir Ar-Ge var. Ve bu emek sürecinde kesinlikle hiçbir şeyin atlanılmadığı aşikar. Örneğin, butiklere gönderilecek tanıtım dosyalarının bile, tüm ayrıntıları öğrenmek isteyenlere ve vakti olmayıp short-cut’ı tercih edeceklere ayrı ayrı hazırlanmış iki versiyonu olacak.

Yeni geliştirilen üç kalibreye de ev sahipliği yapan Code, manüfaktürün tamamen entegre çalışarak mekanizma düzeyinde de hızlı üretim yapabildiğine işaret ediyor. Dakika, saat, saniye fonksiyonlu manüfaktür kalibre 4302 (üç ibreli) modelin toplam dört versiyonu bulunuyor. Yıllardan beri beklenen flyback komplikasyonlu manüfaktür entegre kronograflı 4401 kalibreli modelin de aynı şekilde, dört versiyonu mevcut. 5134 kalibreye sahip daimi takvim komplikasyonlu modelin ise tek versiyonu; ve yine tamamen yeni geliştirilmiş manüfaktür 2950 kalibreli flying tourbillon modelinin de iki versiyonu satışa çıkacak. Ama bitmedi. Daha üst segmentte, bir adet iskelet kadranlı tourbillon ve piramitin en üst kısmında da RD Supersonnerie Concept modelinin ilk etkileşimi olan Minute Repeater Supersonnerie modeli konuşlanıyor.

Çoğu yüksek saatçilik markası yeni bir model tanıttığında, öncelikle az varyasyon çalışarak, özellikle piyasanın nabzını tutmaya odaklanır. Fakat Audemars Piguet geçmişteki başarılı ve agresif hamlelerinin verdiği cesaret ile bu yargıyı ortadan kaldırarak, “full” bir koleksiyon ortaya çıkarıyor. Markanın klasik ama inovatif olan yüzünü çok farklı bir biçimde aktaran Code, dijital çağın alametifarikası ve üstün marketing stratejisinin kombinasyonu ile, AP’nin amiral gemisi Royal Oak’un aldığı yolu çok kısa sürede katedeceğe benziyor. Ben ise bu sürede Code’u yalnızca kodlarıyla değil, manüfaktür ziyaretinde yaşadıklarımla da hatırlayacağım. Le Brassus yerleşkesinde François Bennahmias’ın keyifli sohbetine yeni Code’un heyecanı da katılınca, CEO’nun her zamanki halinden daha da enerjik oluşu jurnalime dahil. Zira bu sayede, ekip arkadaşlarımdan birinin, Shaquille O’Neal’ın 58 numara ayakkabılarını denediğini ve Kimmeryalı Conan’ın filmde kullandığı kılıcı gördüm!

Beran Toksöz’ün manüfaktür gezisi ve koleksiyona dair ekstra bilgiler verdiği yazısı QP No:24’de yayınlanacak.

Sanat

JOSEF ALBERS’İN SES DALGALARI İLE İLİŞKİSİ

Josef Albers’in 1950 ve 1960’larda albüm kapakları tasarladığını biliyor muydunuz? Bu haber vesilesiyle öğrendiğiniz bu bilgiyi, görsel hafızanıza sabitlemek için New York David Zwirner Gallery’e bekleniyorsunuz.

“Sonic Albers”, Josef Albers’in müzik disiplini ile olan ilişkisini irdeleyen bir seçkiden oluşuyor. Josef and Anni Albers Foundation ile ortaklaşa düzenlenen sergi, sanatçının eserlerinin daha önce değinilmemiş bu melodik yüzüne odaklanmakta. Albers’in 1950’lerin sonu ile 1960’ların başında tasarladığı albüm kapakları, yaptığı resimler, cam işleri ve çizimleri üzerinden geniş bir seçkinin sunulduğu kürasyon, aynı zamanda imzası olan renk ve mekansal form gibi başlıkların da vurgulanmasını sağlıyor.

Müziğin kompozisyon ve yapısını her daim bir ilham kaynağı olarak gören Albers, eserlerinde kullandığı renkleri müziğe benzettiği 1963 yılındaki “Interaction of Color” yazısında müziği duymayı tonlar arasındaki farkı, yerleşimi ve uzaklığı fark etmeye benzetirken aslında bu doğrultuda şekillenen eserlerinin de bir açıklamasına yer veriyor. Bu iki disiplinin örtüşen yönlerini görsel olarak da deneyimlemek isteyenler 16 Şubat’a kadar David Zwirner Gallery’i ziyaret etmeli.

537 West 20th Street New York

QP Seçti

LOEWE’NİN KAMP STANDARTLARINA ERİŞMEK

Doğanın tüm tonları ile kamufle olabilecek bu sanat objesi seti geç bir yeni yıl hediyesi olarak kendinize veya köpeğinize armağan edebilirsiniz. Her iki tarafın da mutlu olacağının garantisini ise Loewe’den önce, biz veriyoruz.

Tasarımda deri bir kayış ile birbirine eklemlenen objeler arasında bir termos, çelik bir tas, tasma ve Loewe’ye özgü “Anagram” logosuna sahip bir battaniye bulunuyor. Bunları bir set halinde birleştirme fikri ise Loewe’nin kreatif direktörü Jonathan Anderson’a her sabah erkenden köpeği Snoopy ile yaptığı yürüyüşler sırasında geliyor. Bu ritüeli özel hale getirmek için düşünülmüş set, bizce daha uzun çaplı yolculuklar; özellikle köpeğiniz ile yapacağınız kamp maceraları için ideal. Set, markayla özdeşleşmiş üstün deri kalitesiyle kurgulanmış stil sahibi bir tasarım.

Modern izciler için tasarlanan bu setin fiyat-tasarım dengesinde ise ana mesele, kullanılan materyallerin kalitesi ile alakalı. El dokuması yün battaniye ve Loewe’ye özel pikan cevizi renkli deri kombinasyonunda İspanya sınırlarında gerçekleşen bir zanaatkarlık seviyesinden bahsediyoruz. Deri kayışlı kamp setinin fiyatı, 1.725 Euro ve mrporter.com’da satışa sunuluyor.

GÜNCEL İÇERİKLER

Seyahat

18. YÜZYILDAN KALMA BİR MİSAFİRHANEDE KONAKLAMAK

İspanya’nın Ekstremedura bölgesinde konumlanan La Hermandad de Villalba, 18. yüzyıldan kalma bir yapıda konumlanan butik bir aile işletmesi.Lucas y Hernández-Gil tasarım stüdyosu tarafından renove edilen yapı tatil hayallerimizi süslüyor.

Ekstremedura, İspanya’nın batısında portekiz ile sınır olan özerk bir bölge. Üstte görmüş olduğunuz yapı ise Tierra de Barros’un merkezinde konumlanan 18. yüzyıldan kalma bir yapı. Bir ale işletmesi olan La Hermandad de Villalba’yı tatil yapmak istediğimiz destinasyonların başına çeken neden ise İspanyol tasarım stüdyosu Lucas y Hernández-Gil tarafından renove edilmiş olması.

Tümüyle orijinal yapıyı ve bahçedeki peyzajı korumaya yönelik olan bu renovasyonda, misafirhanenin zamanla kaybettiği özellikleri tekrar canlandırılmaya çalışılırken, bölgede baskın olan renk paleti göz önünde bulundurularak bir yenilenmeye gidilmiş. Misafirhanenin rustik tarzına, yerli çömlekçilerin zemindeki kil kiremitleri tümüyle yenilemesi ile sadık kalınırken, kırmızı renkleri ile şehir ile olan bağı korunmuş. Tierra Barros’u özel kılan üzüm bağlarındaki kapıların monte edilmesi ile La Hermandad de Villalba’dan hiç dışarı çıkmadan İspanya’nın hangi bölgesinde olduğunuzu anlayabilmeniz mümkün kılınıyor.

Fotoğraf kredisi: José Hevia

Langepedia

SIHH 2019’UN İLK ÖN İZLEMESİNİ YENİ LANGE 1 YAPIYOR

1994 yılında A. Lange & Söhne’nin yeni devri başlıyor. Bu yıldan itibaren geçen 25 yıllık süre içerisinde, inovatif adımlar atılıyor, markanın geçmiş ve gelecek arasındaki bağı giderek güçleniyor ve değişikliklere rağmen, bazı değerler baki kalıyor; Lange 1 gibi.

Takvimler 24 Ekim 1994’ü gösterdiğinde, A. Lange & Söhne için yeni bir devir başlıyor. Dresden’de markanın yeni nesil 4 farklı kol saati Walter Lange ve Günter Blümlein tarafından tanıtılıyor. Bu 4 farklı saat modelinden birinin Lange 1 olduğu bilgisini aklınızın bir kenarında tutarak, aradan geçen zaman içerisinde Lange manüfaktürünün ne denli önemli gelişmelere zemin hazırladığını, çağının ötesine geçerek düşündüğünü ve tasarladığını bir kez daha hatırlatmak isteriz. Yani uzun lafın kısası maison, 1994 yılında benimsediği inovatif duruştan vazgeçmeyerek yoluna devam etti ki bu sayede Lange 1, hala markanın en önemli tasarımlarından birini olarak yerini baki kıldı. 1994 yılındaki bu yeni modeller ile A. Lange & Söhne, yüksek saatçilikteki güçlü duruşunu tekrar kontrol altına alırken, aradan 25 yıl geçmesiyle birlikte bu dönüşümün temel taşlarından biri olan Lange 1, saygı duruşunu hak ediyor. Bugün saat 16:00 itibarıyla tanıtılan Lange 1 “25th Anniversary” hem kurucuların bıraktığı mirası yad ederken, SIHH öncesinde A. Lange & Söhne’nin ne gibi yeniliklerle ziyaretçilerini karşılayacağının da ilk ipucunu veriyor. Kült model, yeni beyaz altın kasasında sunuluyor. 250 adetle sınırlı tutulan 25. yıldönümü modeli, Lange 1’in alışılagelmiş duruşuna farklı bir bakış açısı üretiyor. Parlak gümüş rengindeki kadran, mavi rakamlarla tamamlanıyor. Markanın kurulan ilk manüfaktürünün işlemesi kadranın arkasına ekleniyor ve kenarlarda kurucuların adı yerlerini alıyor. Bu işlemenin yer aldığı bölme bir kapak görevi görüyor ve kapağı kaldırdığınızda, Lange 1 25th Anniversary modeline 72 saatlik güç rezervi sağlayan elle kurmalı Calibre L121.1 arzı endam ediyor. Üretildiği günden itibaren modelin demirbaşı haline gelen altın oran kuralı, 25. yıl için özel olarak üretilen modelde de kendini gösteriyor. Yüksek saatçiliğin yeni trendlerini belirleyecek olan ilk durak olarak SIHH öncesinde Lange manüfaktürünün tavrı, fuar alanında bizi neler beklediğine dair merakımızı artırıyor.

Langepedia

ZEITWERK: MEKANİK VE DİJİTALİN KESİŞİM KÜMESİ

A. Lange & Söhne’nin modernizasyon kavramını ne kadar inovatif bir bakış açısıyla özümsediğini anlamanın yolu Zeitwerk’i anlamaktan geçiyor. Manüfaktürün mühendislik başarısı olarak da nitelenebilecek modeli yakından tanıyın.

Çalışma prensibi nitelik olarak diğer A. Lange & Söhne modellerine kıyasla farklılık göstermese de, konu tasarım olduğunda Zeitwerk bir adım öne çıkmayı hak ediyor. Zira zaman makinesi anlamına gelen Zeitwerk, yüksek saatçilikte çığır açmış bir model olarak kabul görüyor. Hakkını vermek lazım, odak noktamız ilk dijital göstergeli mekanik saat olmanın haklı gururunu taşıyor, üstelik bu model markanın mirasına getirdiği modern yorumların en radikali denebilir. A. Lange & Söhne’nin alametifarikalarından biri olan geçmiş ve gelecek arasındaki bağın vücut bulmuş hali Zeitwerk’i işaret ediyor. Dresden’de yer alan ve “Five Minute Clock” olarak bilinen saat (bu saate ilişkin detayları Semperoper Opera Binası’yla ilgili haberimizde bulabileceğinizi bu fırsatla hatırlatalım), her ne kadar Lange 1’in tasarım diline zerk etmiş ve dev saat göstergesine ilham kaynağı olmuş olsa da, opera binasının nevi şahsına münhasır saat tasarımı, Zeitwerk’e de tesir ediyor. Saat ve dakikayı sıçrayan rakamlarla dijital bir görünümde mekanik bir altyapıyla gösteren Zeitwerk ailesi, üyeleriyle farklı komplikasyonları da bünyesinde barındırıyor. Ailenin en sade üyesi durdurma özellikle saniye alt kadranı ve güç rezervi göstergesine sahipken, Zeitwerk Minute Repeater 10 dakikalık dakika tekrar özelliğine, Zeitwerk Striking Time ise her 15 dakikada bir ve saat başı zamanı belirten çını mekanizmasına sahip. A. Lange & Söhne’nin yeniden doğuşuna müteakip, konvansiyonel mirasını modernizasyona dahil etmesi ve farklı kuşaklar arasında köprü kurması, Zeitwerk ile özetlenirken marka bu modeliyle mühendislik harikası olarak adlandırabileceğimiz bir saat sunuyor.

Langepedia

SEMPEROPER’İ SAATÇİLİK PERSPEKTİFİNDEN KEŞFETMEK

1841 yılından bu yana Dresden’in Rönesans mimarisine ait, parmakla gösterilebilecek yapısı Semperoper’in, mimari ve müzikle eş zamanlı olarak yüksek saatçiliğe de katkıda bulunduğunu hatırlatmakta fayda var.

Anlatacağımız hikaye, 19. yüzyılın ortalarında Saksonya’nın başkenti Dresden’de, spesifik olmak gerekirse Elbe Nehri kıyısında başlıyor… Opera aşığı Saksonya Kralı II.
Frederick Augustus, o dönem henüz genç bir mimar olan Gottfried Semper’i şehrin tam kalbinde yeni bir opera binası yapması için görevlendiriyor. Sadece politik yönüyle değil; sanatsal açıdan da devrimci ruha sahip olan Semper, yapımına 1838’de başladığı Dresden Devlet Operası’nı (Semperoper) üç yıl sonunda geç dönem Klasisizmi ve Rönesans unsurlarıyla tamamlıyor.

Açılışın gerçekleştiği 13 Nisan 1841’de opera binasının kapılarıyla birlikte yüksek saatçilikte de yeni bir sayfa açılmakta. Buna ön ayak olansa Kral Augustus’un opera ritüellerinde fark ettiği ve o ‘kutsal’ sürece dakikalar kala konsantrasyonunu dağıttığını düşündüğü sesler. Bir başka deyişle opera salonunda yerlerini alan izleyicilerin, konsere tam olarak kaç dakika kaldığını öğrenmek için aralıklarla ya cep saatlerini açıp kapaması ya da birbirine saati sorması. Haliyle Saksonya kralının aklına şöyle bir fikir geliyor: Opera salonundaki cep saatlerinin tıkırtısını ve izleyicilerin homurtularını, tek bir saat ile ortadan kaldırmak. Böylece Kral Augustus, Semperoper’in açılış gününe yetiştirilmesi üzere güvendiği bir isme, saray saat ustası Johann Christian Friedrich Gutkaes’e başvuruyor.

Gutkaes’e bu prestijli ve zorlu görevde, saat yapımında uzmanlaşmak üzere gittiği Paris, Britanya ve İsviçre’den yeni dönen eski öğrencisi Ferdinand Adolph Lange eşlik ediyor. Bu arada bahsi geçen saatin, Semper’in mimari planına göre sahnenin tam ortasında iki metre yükseklikte ve dört metre genişlikteki bir kemerin içine yerleştirilmesi ve salonun en arka sırasından bile rahatça görünmesi gerekmekte…

Sonunda Semper ile Gutkaes, kral tarafından aynı yıl aldıkları farklı siparişleri, aynı gün müthiş bir görsel harmoniyle teslim ediyor. Goethe’nin Torquato Tasso oyunu ile Carl Maria von Weber’in Jubel-Ouvertüre operasına dakikalar kala, kralın en başından beri arzuladığı o mutlak sessizlik içinde, herkes Gutkaes & Lange’nin yapımını tamamladıkları ve yüksek saatçilik literatürüne five minute clock (beş dakikalık zaman dilimlerini gösteren saat) olarak geçecek mekanizmaya gözlerini dikmiş bekliyor: Sol tarafta Romen rakamlarıyla saat, sağ tarafta bulunan pencerede Arabik rakamlarla dakika ibareleri. Dakikalar da beş dakika arayla; 00, 05, 10, 15 şeklinde devam ederek ilerliyor.

Performans sona eriyor ve artık salon, fuaye, sahnenin mimari biçimlendirmeleri, ses tasarımında kullanılan doğru parametrelerle hem akustik hem de görsel açıdan doruk noktasına ulaşılıyor. İzleyici ve elbette kral, o günden itibaren sahnelenen her performansla Dresden Opera Binası’nı coşkuyla kucaklıyor. Ta ki bina 1869’da çıkan yangında çok büyük bir zarar görene dek. Çıkan yangından sonra Dresdenliler, opera binasının yeniden yapılması için yüksek seste konuşarak yetkililere ulaşıyorlar ve 1878 yılında bina yeniden açılıyor, lakin bu sefer yangının ikamesi olarak İkinci Dünya Savaşı patlak veriyor ve Semperoper de bombandırman altında kalan yapılardan birisi olarak, büyük zarar görüyor. Savaş sonrasında Dresdenliler binanın tekrar yapılması için imza topluyor lakin bu sefer 1977’de dış cephesi tamamlanan binanın içerisi hala kullanılamaz halde. Ancak takvimler 1985’i gösterdiğinde Semperoper yeniden kapılarını aralıyor ve yeni bir Rönesans’ını yaşıyor. Lange ve Gutkaes’in 5’er dakikalık geçişlerle opera binasına farklı bir karakter katan saati, 1994 yılına geldiğimizde A. Lange & Söhne’nin içerisinde Lange 1’in de yer aldığı saat modelleriyle, marka 1841’deki üretime saygı duruşunda bulunuyor. Beş dakikalık saat üzerinde yer alan devasa göstergeler, ölçeklendirilerek kol saatine uyarlanıyor. Bu tasarım sadece Lange 1’e ve diğer modellere tesir etmekle sınırlı kalmıyor, aynı zamanda maison’un bir diğer alametifarikası Zeitwerk’e de estetik bir bakış açısı katıyor

Langepedia

LUMEN SERİSİ MERCEK ALTINDA

2012 yılında üretilen Datograph Up/Down, 2018 yılında A. Lange & Söhne’nin öngörülü adımlarından biri olarak Lumen serisiyle bir araya geliyor ve Lumen serisi, ailenin dördüncü üyesini de ekibe dahil ederek genişliyor. Bunu fırsat bilip Lumen serisini parçalarına ayırıyoruz.

Yüksek saatçiliğe ışık tutmanın mecazdan en uzak anlamı, 2010 yılı itibarıyla A. Lange & Söhne sayesinde şekilleniyor. Lumen, yani en kaba tabiriyle ışık ölçü birimi, yüksek saatçiliğin yeni anahtar kelimelerinden biri haline geliyor ve A. Lange & Söhne manüfaktürü, mekanik saatçiliğe bu kavramı entegre ederek Lumen serisini lanse ediyor.

Sadece fonksiyonel bir yenilik olarak kalmayan, aynı zamanda estetik bir dokunuşu da beraberinde getiren Lumen serisi, hali hazırda ödüllü Zeitwerk’e entegre olan, zifiri karanlıkta kadranı görünür kılan fosforesan aydınlatma teknolojisiyle ışıkları Alman ekolünün üzerine çeviriyor. Minimal bir tasarım dilini, yüksek teknoloji ile buluşturmak gayesiyle tasarlanan bu modeli, 2013 yılında lanse edilen the Grand Lange 1 “Lumen” takip ediyor. A. Lange & Söhne’nin dev tarih göstergesi, bu model ile karanlıkta parlamasıyla da adından söz ettirir hale geliyor. the Grand Lange 1 “Lumen”den 3 yıl sonra, Alman saat ustaları Lumen serisinin üçüncü modeli olan the Grand Lange 1 Moon Phase “Lumen” satışa sunuluyor. Sınırlı sayıda üretilen ve koleksiyonerlerin odağına yerleşen bu seri, takvimler 24 Ekim 2018’i gösterdiğinde, ailenin en yeni üyesini huzurunuza seriyor. 1999 yılında kronograf kültüründe yerleşmiş kriterleri değiştirmek üzere tasarlanan Datograph ve beraberinde gelen kusursuz Flyback özelliği, 2012 yılında üretilen Datograph Up/Down’a ilham kaynağı oluyor. Bu tasarım 2018 yılında Lumen serisiyle ortak paydada buluşuyor ve ortaya Datograph Up/Down “Lumen” çıkıyor. 200 adet sınırlı sayıda üretilen model serinin diğer üyeleri gibi platin kasaya, nikel ve çinko alaşımından oluşan Alman gümüşü ve safir kristallerle işlenmiş bir kadrana sahip. Geçirgen özelliği sayesinde güneş ışınlarını enerji kaynağı haline getiren, yarı transparan kadran, karanlıkta parlayan özelliğini gözler önüne sermek için sadece 90 dakikaya ihtiyaç duyuyor. Işığı absorbe etmek için tasarlanan bu geçirgenlik, toplamda 454 parçadan oluşan, başlı başına bir sanat eseri niteliğindeki elle kurmalı kalibreyi de gözünüzün önünde seriyor.

Sanat

IŞIK KİRLİLİĞİNİN EMPRESYONİST SÜRÜMÜ

Yolunuz Amsterdam’a düşerse, şehrin dokusunu keşfettiğiniz sırada kafanızı yukarı kaldırıp gökyüzünü incelemenizi salık veren bir enstalasyon, şehri ışık kirliliğinden kurtarmanın peşinde.

Kalabalık Avrupa metropollerinin sunduğu fırsatları düşünmeyi bir kenara bırakıp, madalyonun diğer yüzüne odaklanma vakti. Lakin bu kalabalığın yarattığı atmosferde odak noktanızı bulmakta zorlanırsanız, Sırp asıllı sanatçılar Ivana Jelic ve Pavle Petrovic’in Amsterdam kanallarından birindeki enstelasyonu, size yol gösterecek, ki amaç da tam olarak bu. Kalabalık şehirlerdeki ışık kirliliğinden mütevellit gökyüzündeki hiçbir yıldızın net bir şekilde görünmediği fikrinden yola çıkarak, yıldızlarla kaplı bir gökyüzünü şehrin merkezine taşımaya karar veren duo, haliyle bu fikri en iyi şekilde yansıtacak eseri, yani Van Gogh’un Starry Night’ını 1.400 farklı Led çubukla yeniden yaratıyor. ‘The medium is the message’ temasından evrilerek hazırlanan ışık festivali kapsamında şehrin içerisinde sergilenen enstelasyon, ışık kirliliğini azaltıp düzenli bir ışık kullanım sistemi getirilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Mesajı alıp, Starry Night’ı farklı bir bakış açısından keşfetmek için 20 Ocak’a kadar vaktiniz var.

Yeni saat

AY ODAĞINDA BİR “MÉTIERS RARES” UZMANLIĞI

SIHH öncesinde Jaeger-LeCoultre’a dair bir ön izleme, Rendez-Vous koleksiyonuna katılan yeni model ile feminen bir rotasyonda ilerliyor. “Rendez-Vous Moon” ile kadranına yeni bir uydu ekleyen koleksiyona dair bilgilerinizi güncelliyoruz.

“Rendez-Vous”, Jaeger-LeCoultre’un feminen yanının en kuvvetli olduğu koleksiyonlardan biri. Bu nedenle konu SIHH’te tanıtılacak yeni tasarımlara gelince “Rendez-Vous” ailesinin genişliyor oluşu, markanın bir hafta sonra gerçekleşecek olan SIHH fuarında kadın koleksiyonlarına dair tutumuna dair bir analiz yapmayı kolaylaştırıyor. Mayıs 2018 itibariyle CEO koltuğuna Catherine Rénier’ın oturması, yüksek saatçilikte kadın yöneticilerin artışını destekleyen ilk markalardan olan Jaeger-LeCoultre’un güncellemeye tabii tuttuğu “Rendez-Vous” ise bu değişimin doğurduğu en belirgin sonuçlardan.

“Rendez-Vous Moon” temelde koleksiyonun tüm tasarım kodlarına sadık kalırken, alt kadranına eklediği ay evresi göstergesi ile farklılaşmayı başarıyor. Tıpkı “Night & Day” modelinde olduğu gibi bu sefer de adını saat 6 yönündeki bu ay göstergesinden alan saat, manüfaktürün “Métiers Rares” uzmanlığını uydunun geçirdiği evreleri kadranınız üzerinden izleme olanağını tanıyarak kanıtlıyor. Pembe altın ve çelik versiyonları bulunan tasarım, Jaeger-LeCoultre 925A kalibre ile çalışmakta. 40 saatlik bir güç rezervine sahip model, 60 pırlantaya sahip bezeli, guilloché kadranı, floral rakamları ve deri kayışı ile Jaeger-LeCoultre’un feminen nüansları birlikte kullanmaktaki başarısının en yeni örneği.

Teknoloji

PETROL SONRASI DÖNEM İÇİN YENİ TEKERLEKLER

Anında kazanılan ivme, sessiz bir performans, yağ derdi ve kirlilikle uzaktan yakından ilişkisi olmayan otomobillerin, teknolojiyle kesişim kümesini oluşturan yeni tasarımlar, The Current’ın sayfalarında.

Halihazırda sahip olduğunuz tüketim alışkanlıkları yerlerini daha çevre dostu ve sürdürülebilir versiyonlarına bırakırken, bu değişim neredeyse her disiplini etkisi altına alıyor. Bu minvalde kolları sıvayan Mathias Jahn ve Paul D’Orleans kafa kafaya vererek petrolün hükümranlığından sonraki süreçte otomotiv sektörünün nasıl bir değişim gösterdiğini, elektrikli modellerin üretim hızının artışıyla birlikte tasarım dilinde ne gibi değişiklikler olduğunu arşivlik bir bütün haline getirerek sunuyorlar. The Current adındaki kitap, Gestalten Publishing ile yayın evinin internet sitesinden sipariş edilebiliyor.

Sanat

BİR BABA OĞUL İLİŞKİSİ ÜZERİNDEN RESİM VE SİNEMA

Bu analizi mümkün kılan ise Paris Musée d’Orsay’daki “Renoir Father and Son. Painting and Cinema.” isimli sergi. Bir baba oğul arasındaki ilginç ilişkinin ortaya çıkardığı kreatif diyaloğun kahramanları ise Pierre-Auguste ve Jean Renoir.

Ressam bir babanın yönetmen bir oğlu olduğu durumda, hele ki soyadlar Renoir’sa bu ilişkiyi incelemenin belki de en iyi yöntemi bir sergidir. Bunu akıl eden ilk müze olma ünvanı ise Paris’te bulunan Musée d’Orsay’a ait. Tümüyle görsel sanatlar üzerinden şekillen bir ilişkiye ve tarafların ikisinin de birbirine ilham olduğu bir diyaloğa sahip baba-oğul için ise bu etkileşimin başladığı nokta: Jean Renoir’ın babası Pierre-Auguste Renoir ve çağdaşlarının tablolarını sorgulaması.

Sergide, 19. yüzyıl resmine bir antitez olarak geliştirdiği yönetmen dili ile Jean Renoir ve babası Pierre-Auguste Renoir arasındaki kompleks ilişki, oğlun babasının resimleri için poz verdiği dönemdem ele alarak görselleştiren bir seçki ile şekilleniyor. Hem seramikte hem yönetmenlikte elleriyle çalışan ve bu yeteneğini babasına borçlu olan yönetmenin, bu mirası 20 yılını verdiği Pierre-Auguste Renoir biyografisi ile ödüllendirmesi ise serginin odağında yer alıyor. Resimler, film kesitleri, fotoğraf, kostüm, çizim ve belgeler ile multidisipliner bir boyutta incelenen bu bağı Paris’te incelemek için 27 Ocak’a kadar vaktiniz bulunuyor.

Röportaj

HALDUN DOSTOĞLU İLE GALERİ NEV İSTANBUL’UN 32 YILLIK PARKURU

Galeri Nev İstanbul, 1984 senesinde Ankara’da kurulduktan 3 yıl sonra soluğu İstanbul’da alan ve bugün sanat sahnesinde yerini baki kılmış bir galeri. Haldun Dostoğlu’nun elinde şekillenen bu platform için ortak estetik algı, karşılıklı güven ve sabır, geçen 32 sene içerisinde demirbaş haline gelmiş anahtar kelimeler…

QP: Türkiye’de sanatın gidişatını konuşmadan önce nasıl bir girizgah yapmak gerekiyor?

Haldun Dostoğlu: 2011 önemli bir yıl, benim gibi diğer galericiler de aynı tarihi söyleyecektir. Uluslararası ziyaretçi sayımızın çok yüksek olduğu, sanatın popülaritesinin gittikçe arttığı, Türk seyircisinin ve koleksiyoner sayısının yükseldiği bir tarih. Tabii burada asıl önemli olan, İstanbul’un dünya sanat haritasındaki yeri. Galericiler olarak 90’larda hayal edemeyeceğimiz şeyler birdenbire vuku bulmaya başladı. Kapı çalıyor, “Tate Modern’dan geldik, şu sanatçıyla iş birliği yapmak istiyoruz,” diyorlar. Bunu hayal etmesi bile zorken, bir anda ilginç gelişmeler yaşanmaya başladı. Fakat, 2013’te İstanbul’daki terör saldırıları, politik konjonktür derken işler tamamen tersine döndü. 2011’de İstanbul Bienali’ne gelen yabancı ziyaretçi sayısı 5 bin kişiye ulaşabilecek bir rakamdayken son Bienal’e gelen yabancı ziyaretçi sayısı 110 kişiden ibaret. Bu sadece sanat alanında da yaşanan bir gerileme değil, müzik festivallerine gelmek istemeyen sanatçılar, tiyatro festivallerinden çekilen oyunlar da bu sürece dahil oldu. Ülke cazibesini kaybetti, güvenlik endişeleri ve politik gerilimler, yabancıları ülkeden uzaklaştırdı.

QP: Galericiler ve sanatçılar olarak bu durumla nasıl mücadele ediyorsunuz, ya da mücadele ediyor musunuz?

HD: Tabii mücadele edemiyoruz, biz taraf olmadığımız için, hali hazırda devam eden işimizi sürdürmeye çalışıyoruz. Türkiye çok güvenli bir ülke lütfen buyurun gelin, diye yalvaracak halimiz yok. Biz de aynı dertten muzdaribiz, keza siz de öylesinizdir. Bu yüzden, öyle ya da böyle, eskisi kadar eser satamasalar da, gelirleri düşmüş olsa da sanatçılar bir şekilde yaptıkları işe devam ediyorlar. Bu durumu sadece Türkiye’ye özgü bir olaymış gibi değerlendirmek de yanlış olur. Dünya çok karanlıkken, Lübnan’da, Beyrut’ta, İran’da sanat bir şekilde devam etmiş. Sovyet rejiminin sürdüğü yıllarda Balkanlar’da sanat merdiven altında üretilmiş, duvarın yıkılmasıyla birlikte bir anda patlama etkisi yaratarak ortaya çıktı. Burada da üretim sürüyor, direnerek, kol kola, daha yakın temas kurarak, küçülerek…

QP: Türkiye’deki genel konjonktür sizi yurt dışında daha agresif olmaya itiyor mu?

HD: Aslında öyle olması lazım, nitekim genç birkaç galeri farklı ülkelerde kendine yeni sahneler yaratmaya çalışıyor. Uluslararası fuarlara gidip gelen galericilerimiz var. Tabii orada her ne olursa olsun, kimliğiniz önemli bir rol oynuyor. Bu galericilere, ülkenin direniş gösteren genç, muhalif sanat ortamından gelenler diye mi bakıyorlar, onu bilemiyorum ama farklı bir duruş kazandırdığı kesin. 2003’te, yani Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme ihtimalinin çok yüksek olduğu dönemde, Avrupa kültür ortamı, Türk kültür ortamını Avrupa’ya taşımak için çok çaba gösterdi. Ne yaptılar? Bir sürü genç sanatçıyı Türkiye’den alıp Avrupa’daki muhtelif yerlerde sergiler açtılar. Kendi kamuoylarına Türkler de sanatla ilgileniyor, sadece kilim dokumuyorlar, ilim de okuyorlar demeye çalıştılar. Bu popülarite sayesinde İstanbul’dan pek çok sanatçı, Avrupa’daki sanatçıların ağına dahil oldular, hala da orada konumlanmaya devam ediyorlar, hatta bu sanatçılar bugün hala Türkiye’nin aydınlık yüzü olarak sunuluyorlar. (daha&helliip;)

QP Women

ANTWERP ANTWERP

Dünyanın hangi şehrinde aynı başarılı eko-sistem kurulmuş ve tıkır tıkır işliyor olursa olsun, hiçbiri ‘Belçika modası’nın yerine geçemeyecek.

Yazı: Zeynep Yener

Elmaslar kadınların en yakın dostudur. Şayet bu klişeyle yaşıyorsanız, burada yollarımız ayrılıyor. Eşini, dostunu, arkadaşını birtakım kıymetli taşlardan seçenlerden biri değilim şahsen. Antwerp dünya elmas ticaretinin merkezi ise (ki öyle), burada manyetik alan oluşturan düzeneklerin o sektörle hiçbir ilgisi yok. Aksine, bu şehirle yaşadığım adı konmamış ilişkide, değerli taşlardan çok daha değerli şeyler mevcut.

Her şeyden önce, kimlik ve aidiyet duygusu peşimi bırakmıyor Antwerp’te. Burada sadece umduğunu değil, her defasında kendimi bulduğum yerdeyim zira. Başta moda olmak üzere, Belçika’nın dünyaya açılan kapılarındaki tüm girişim ve girişimcileri aralarındaki farklılıklara rağmen ortak dilde buluşturan nitelikleri düşününce, kimlik mevzusuna kafa yormak için en doğru yerde olduğumu ayrıca belirtmeliyim.

Six degrees of seperation* teorisini, sosyal medya ve oradaki muhtelif hesaplarınızı ne derece etkili kullandığınıza bağlı olarak revize edebilir; tanıdığınız kişilerle bağlantılar kurarak asıl tanışmak istediğiniz insana ulaşmak için aranıza girmesi gereken insan sayısı ortalamasını üç küsurlara indirip, dünyanın ne kadar küçük olduğunun kanıtı fotoğrafı profil resminiz yapabilirsiniz.

Antwerp, halihazırda küçük. Beş yüz bin nüfuslu ve herkesin üç aşağı beş yukarı aynı standartlarda yaşadığı (en varlıklı olanlar bile orta sınıf arabalar kullanıyor) bu mütevazı şehirde tanışmak ve tanımak istediğiniz insanla bir araya gelme olasılığınız, araya bir tanıdık, hadi bilemediniz, o tanıdığın bir tanıdığını daha sokmaya bakıyor. Dries Van Noten’a olan mesafeniz, o akşam ayak üstü bir drink aldığınız mekanda, iki çift laf ettiğiniz birinden, “Dries mi? Daha dün öğlen birlikte yemek yedik.” cümlesini duymak kadar kısa. Belçika’nın en cool çağdaş sanatçısı Rinus Van de Velde’nin stüdyosunun kapısını çalacak samimiyeti bulmak için bir başka mekanda bir kokteyl daha alırsınız, olur biter. Beşeri münasebetler şehrinde o akşam birlikte yemek yediğiniz masadaki bir kadın, Raf Simons ile aynı köyden olduklarını, aynı ilkokula gittiklerini ve hala arada sırada görüştüklerini söyler. Hazır kendisi Calvin Klein mesaisi sebebiyle New York’ta yaşıyorken, acaba Antwerp’deki evini Airbnb yoluyla kiralayabilir misiniz hayallerine dalarsınız siz de. Belki bir sonraki gelişinizde orada kalırsınız. Çünkü ev çok güzel… (daha&helliip;)

Yeni saat

FORM ÖZGÜRLÜĞÜNÜN YARATTIĞI KREATİFLİK

Cartier Libre koleksiyonunun alt metninde optimum dozdaki özgürlüğün beraberinde getirdiği bir kreatiflik yatıyor. Haliyle bu durum, bizde SIHH’i bekleyemeden tasarımları keşfetme isteğini tetikliyor.

Kabul edelim Cartier Libre’nin bu seneki koleksiyonu yılbaşı günü paylaşmak için ideal bir renk paletine sahip. Ama bir haber niteliği taşımasındaki en büyük etken, tasarımların kreatiflik hususundaki özgürlük anlayışı. Her sene geometri tablosunun dışında düşünen formlar ile şekillenen kasalar ve sınırsız renk skalasının vermiş olduğu özgürlük ile tasarlanan Libre koleksiyonu, yüksek saatçiliğin belki de en etkileyici yönü olan zanaatkarlık ile birleştiğinde ortaya çıkan 4 model ise teker teker tanıştırılmayı hak ediyor.

Libre 2019, teknikolor bir vizyon kullanımı ile saatlerde daha önceden algılanamayan yüzey ve boyutları tasarımlara entegre etmekte. 100 adet üretilmiş Tank Chinoise, markanın bu sene isimlerinde de sembolizmi barındırdığının bir örneği niteliğinde. Cartier’nin 1921 yılı arşivinden seçilmiş tasarımda taş olarak yakut, modeli Çin ile ilişkilendirmek adına seçiliyor. Saatin arşivdeki kare formu ise mimari referanslar ile güçlendirilerek dikdörtgene dönüştürülüyor. Kırmızı kayışa sahip Diagonale ise markanın arşivine ait olmasa da rahatlıkla öyle sanılabilecek bir form distorsiyonuna sahip. Sadece 50 adet üretilen saat, Libre koleksiyonunun özgür yanını bileğinde taşımak isteyenlerin odaklanacağı bir model. Cartier Baignoire Allongée Céladon ve Baignoire Allongée Black ise geçtiğimiz seneden aşina gelen formunun renk ve değerli taşlar üzerinden türetilen ve karar vermeyi bir hayli zorlaştıran 2 farklı renk alternatifiyle sunulan yeni edisyonları. 50 adet üretilen tasarımlar, beyaz veya sarı altın seçenekleri ile markanın değerli taş repertuarının görsel bir yansıması.