QP Türkiye - Leading Luxury Journal

QP, saatler konusunda dünyanın en iyi gazetecilik ve en heyecan verici canlı etkinlikleri için bir merkezdir. QP dergisinin online websitesidir.

Sanat

STÜDYO ZİYARETİ

Paris’tesiniz; “Müze, galeri gezmek de bir yere kadar.” diyor ve değişiklik istiyorsunuz. Sanat eserlerinden ziyade sanatçı özelinde bir deneyim için telefonunuzdaki haritalarınıza 5 Rue Victor Schoelcher yazmanızı tavsiye ediyoruz.

Zira Fondation Giacometti’nin içinde sadece eserlerin değil; sanatçılara ait stüdyoların da reprodüksiyonunun yapılabildiğini keşfedebilmek kulağa oldukça enteresan geliyor. İsviçreli heykeltıraş Alberto Giacometti’nin tüm zamanını geçirdiği stüdyosunda yapıtlarını anlamlandırmak ve onunla aynı havayı solumak isteyenler için sürprizler bu kadarla sınırlı kalmıyor. Giacometti’ye ait daha önce hiç sergilenmemiş plastik ve kilden eserler, mobilyalar, duvar resimleri stüdyo kontenjanını ilginç kılan detaylardan. Ölümünün üzerinden 50 yıl geçse de eşi Annette Giacometti tarafından 350 heykel, 90 resim, 2000’den fazla çizim ve dekoratif sanat objesinin özenle saklanması ile hayata geçirilen vakfın sanatçıya adanmadan önce dekoratör Paul Follot’ya ait olmasının da estetik açıdan bulunduğunuz atmosfere etkileri büyük.

Follot’nun zamanında hem ev hem stüdyo olarak kullandığı bu eski bina, eklektik bir mimari çizgiye sahip. Art Nouveau ve Art Deco’nun iç içe geçtiği yapı, minimal bir restorasyon ile bugüne ulaşmış durumda. Özüne sadık kalan ve artık Giacometti’ye adanan bu yeni fondasyonun küratörü ise Centre Pompidou’nun eski direktörü Catherine Grenier. Bir sanatçının tümüyle anlaşılmasının salt işlerini inceleyerek mümkün olmadığını savunan Grenier, Fondation Giacometti’de bu algıyı kırmak istiyor. Bu bağlamda heykeltıraşın çağdaşı olan sanatçı ve yazarlarla arasındaki entelektüel ilişkiyi ön plana çıkarmayı, ikonik fotoğrafçıların portreleri
ile ona yakından bakabilmeyi amaçlıyor.

Moda

ASANSÖR MÜZİĞİ NASIL OLMALIDIR?

Ben Gorham ve Virgil Abloh’a göre tam da bu parfüm gibi.Biri parfüm biri moda dünyasında en çok konuşulan iki kişinin güçlerini birleştirme hikayesinden bahsetmek istiyoruz.

Eğer bu bir stil sayfasıysa, ‘Giyilebilir mi?’ tartışmasına girmeden, Off-White hakkında size gerekli enformasyonu sağlamamız gerekiyor. Zira markanın kreatif direktörü Virgil Abloh (tıpkı yakın dostu Kanye West gibi), uzun süredir moda gündemine yön veren bir karakter. Bakınız, kendisine Byredo işbirliğinde yarattığı parfüm sorulduğunda cevabı şu oluyor: “İlk kez görünmez bir şey tasarladım.”

Tam da etiketi üstünde hissiyatıyla tasarım yapan birinden beklenecek bir cevap. Ortaklıkla birlikte doğan konseptin alt metninde ise adından anlaşılacağı gibi baskın olmamak yatıyor. Asansörlerde çalan şarkıların adını bir türlü çıkaramamızın gizemi gibi… Elevator Music ile duyguları minimum efektle yansıtabiliyor olmayı deneyen Byredo kurucusu Ben Gorham ve Virgil Abloh, parfümü kullananın kişiliğinin önüne geçmeyen yani bir nevi hayatının soundtrack’i niteliğinde bir esans sunmak istemekte. Koklamadan önce, düşlemeniz için, içeriğinde bambu, menekşe ve misk amberinin bulunduğunu belirtelim.

Röportaj

SAF PROFESYONEL ARAÇLAR

Elbette yeni bir sayfa açarak başlamak çok daha kolaydır fakat asırlık markalarda bu durum pek söz konusu değildir. Ki Breitling çatısı altında katıldığı ilk fuarda, markanın kreatif direktörü Guy Bove da tasarımların nereden geldiğini ve neyi kapsadığını gösterebilme amacı taşıyor.

Tasarım departmanındaki görevinizde başlangıç noktanız neydi?

Görevim havacılık sektöründe eskiden çok popüler olan kokpit kronografı ele alıp bileğe adapte etmekti. Tabii eğer Navitimer 8’den bahsediyorsak…

Hem genel anlamda hem de Navitimer 8 özelinde konuşabiliriz.

O zaman en baştan alalım… İlk etapta Georges Kern geldi ve isteği şu oldu: “Bay Bove kartvizitleri yeniden tasarlamamız gerekiyor.” Benim Breitling hikayem işte böyle başladı. Navitimer 8 özelinde konuşursak saatin kadranında tamamen kokpitten esinlendim. Diğer unsurlar için de geriye dönüp marka arşivinde uzun soluklu araştırmalar yaptım.

Arşivleri karıştırdığınızda sizi en çok ne etkiledi?

Açıkçası beni en çok çeşitlerin fazlalığı, üretildikleri dönemi domine eden modellerin miktarı ve ciddi bir kronograf altyapısının olması şaşırttı. Willy Breitling’ten sonra marka, 1970’lerin sonuna dek tasarımda çok spesifik kalmış ve diğer manüfaktürler gibi ilginç denemelere bulaşmamış.

Yeniden yaratım sürecinde çeşitli pazarlardan feedback alıyor musunuz? Olumsuz yorumlar geldiğinde nasıl bir yol izliyorsunuz?

Evet yılda bir kez düzenlenen bir seminerimiz var ve elbette çok da fazla yorumlara takılmamak kaydıyla geri bildirim alıyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse en son yarattığımız koleksiyonla ilgili feedback’ler oldukça cesaretlendiriciydi. Zaten eğer tasarımın nereden geldiğini, verilmek istenen mesajı ve nereye evrileceğini karşı tarafa doğru açıklayabilirseniz, ayrıca tasarımı marka kimliğine zarar vermeden ortaya çıkarırsanız pek fazla negatif geri bildirimle karşı karşıya kalmazsınız. (daha&helliip;)

1

GÜNCEL İÇERİKLER

Seyahat

MADEIRA’DA SUBTROPİKAL DENEYİM

Atlantik Okyanusu’nun ortasında, subtropikal bahçelerin bulunduğu bir kayalıkta konumlanan 120 yıllık otel Reid’s Palace’ı bir de yeni tamamlanan renovasyonu sonrası ziyaret etmek gerek.

Madeira’yı ilginç kılan sadece Cristiano Ronaldo’nun bu adada doğması değil. Atlantik Okyanusu’nda, Portekiz’e bağlı bir takımada olmasına rağmen Fas’a daha yakın; dolayısıyla bu coğrafi durumdan kaynaklanan egzotizmi havasında da suyunda da barındırıyor. Dört hektarlık subtropikal bahçelerin ortasında konumlanan Reid’s Palace, Funchal şehrinin doğal güzelliklerinden maksimum yararı sağlayabileceğiniz, dilediğinizde otele ait özel plajda okyanus sefası yapabileceğiniz veya dağ yürüyüşlerine, botanik turlara katılabileceğiniz bir otel.

Adanın lakabı “Island of Eternal Spring” yani sizi sıcaklarla boğmamayı vaat ediyor. Burası 120 yıllık tarihinden de bekleneceği üzere, 123 oda ve 53 suite’lik bir lüks otel grubuna mensup olmanın tüm gerekliliklerini yerine getiriyor. Dört farklı restoran, otelin terasında konumlanan bir çay salonu, inanılmaz bir spa ve deniz suyundan farklı dört ayrı havuzu bulunuyor. Klasik destinasyonlardansa tıpkı bir zamanlar Winston Churchill gibi farklılık arayanlardansınız, bayram programı öncesi aklınızın bir köşesine Reid’s Palace’ı not edin deriz.

Estrada Monumental 139, 9000-098 Funchal, Madeira, Portekiz

Tasarım

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK FURYASI

Masif ahşabın, Calacatta mermerinin, deri Chesterfield koltukların yerini almaya hazırlanan alternatif ve çevre dostu materyaller, aşina olduğunuz estetik duruşu bir üst seviyeye taşımaya hazırlar.

Çevreye duyarlılık ve sürdürülebilirlik, günlük hayatımıza entegre olan pek çok disiplini etkisi altına almış durumda. Bir nevi sosyal sorumluluk haline gelen bu iki kavram, alışkanlıklarımızı da değiştirmenin peşinde emin adımlarla ilerliyorlar. Aynı adımları takip etmek gibi bir niyetiniz var ise sizi Campana Brothers’ın yeni mobilya koleksiyonuyla tanıştıralım.

Brezilyalı duo Humberto ve Fernando Campana, modern tasarımların alternatif materyallerle uyumundan ve tabii sürdürülebilirliğin gücünden ilhamla, bir sandalye ve üç farklı dolaptan oluşan seriyi satışa sundular. Buraya kadar bir hayli olağan görünen serinin alametifarikası da hammaddesinin mantar olması. Tamamı şişe mantarından oluşan Sobreiro Collection, fikrin arkasındaki Campana Brothers için çevre dostu olmanın yanı sıra oldukça merak uyandıran bir materyal olarak nitelendiriliyor. İkilinin savoir-faire’i haline gelen doğal hammadde kullanma güdüsü, önceki yıllarda işlenmemiş deri, palmiye yaprakları ve balık derisinin mobilya tasarımına entegre olmasıyla karşımıza çıkmıştı.

İkilinin bir diğer argümanı, materyalin dayanılmaz hafifliği. Farklı bir dokunuşa ihtiyaç duymadan sunduğu doku, üretim esnasında sağladığı pratiklik ve yarattığı modern algıdan oldukça etkilendiklerini söyleyen tasarımcı duo, şişe mantarının daha kolay şekil alabilen mermer olarak nitelendirileceği günlerin yakın olduğunu savunuyor. Geri dönüştürülebilir materyaller üzerinde çalışmaya devam edeceklerini söyleyen Humberto ve Fernando Campana’nın yeni hedefleri ise ananas yapraklarını geri dönüşüme tabi tutarak deri elde etmek.

Sanat

MODERNİZM DİBE BATIYOR

Başlığın gerçek anlamından uzaklaşmak ve uzaklaşmamak arasında ince bir çizgideyiz. Bakmak ve görmek arasındaki nüans gibi; yüksek dozda alt metne ev sahipliği yapan bir kapıdan içeri girmek üzeresiniz.

Modern mimarinin mihenk taşı olarak kabul görebilecek bir değer, Le Corbusier’nin uluslararası dilini özetleyen manifestosu Villa Savoye sular altında. Lakin olay Paris’in banliyösü Poissy’de değil, Danimarka açıklarında cereyan ediyor.

Sanatçı Asmund Havsteen-Mikkelsen, modernitenin çöktüğü gerçeğiyle yüzleştiği noktada gerçek bilginin, gerçekliğin ve aydınlanmanın yok oluşuyla birlikte bu maddelerin hepsini tek bir çatı altında toplamayı başaran bir eser seçmeye karar veriyor. Sonuç Le Corbusier’nin 1931 yılında tamamlanan ve bugün Unesco Dünya Mirası Listesi’nde yer alan betonarme villa tasarımını işaret ediyor.

Mikkelsen, modernitenin bozguna uğramasını pek çok etkene bağlıyor: Donald Trump’ın başkanlığa gelmesi, Putin’in demokrasiye müdahalesi, Avrupa’da sağ kanadın güçlenmesi ve Brexit bunlardan sadece birkaçı. Konu daha da derinleştiğinde, sosyal medya mecraları sayesinde kirlenen bilgi birikimi, yanlış haber kaynakları, teknolojik gelişmelerin negatif yönünün günlük hayatı kontrol altına alışı ve hayatımızı kolaylaştırmak gayesiyle geliştirilen dijital öğelerin demokrasiyi tehdit eder hale gelişi, bu modernizmin sonunu hazırlayan diğer etmenler arasında yer alıyor. Hal böyle olunca, Villa Savoye’un bire bir ölçekte hazırlanmış kesiti, modernitenin sular altında kalışını sembolize etmek üzere, Danimarka kıyılarından suya bırakılıyor. Yaklaşık beş ton ağırlığındaki replika, metaforik olduğu kadar gerçekliği yansıtma konusunda da başarılı bir rol üstleniyor. Flooded Modernity, 2 Eylül’e kadar ziyarete açık ve karşılaşacağınız manzara, sahip olduğunuz değerler üzerine bir kez daha düşünmenizi salık veriyor.

Teknoloji

GÖKYÜZÜ REALİZASYONU

Bugatti’nin bu ayın sonunda Kaliforniya’da gerçekleşecek olan “Monterey Car Week”te tanıtacağı Chiron “Sky View” modelinin yeni görüş sahası opsiyonunu, maksimum hız ve konfor düzeyinde inceliyoruz.

Bugatti Chiron’un cabrio bir versiyonunu beklemeyin ama yeni “Sky View” modeli ile gökyüzü ile aranızdaki mesafeyi minimize etmeniz kuvvetle muhtemel. Yeni tasarlanan cam tavanlı bu otomobil ile hem sürücü hem de co-pilot koltuğunun tavanına eşit iki panel yerleştiren marka, içeride havadar bir atmosfer sağlarken, baş mesafesini de 2.7 santimetre yükseltmekte.

Cam panellerin dört katmanlı ve laminasyonlu olması sayesinde ısınmanın ve gürültünün engellendiği modelde, paneller 65 santimetre uzunluğunda ve 44 santimetre genişliğinde. Ayrıca güneş ışığını engelleyen gölgeli yapısı ile sıcak günlerde de konforlu bir sürüşü garantiliyor. Chiron’un “Sky View” opsiyonu daha satışta olmasa da Ağustos sonunda Kaliforniya’da her yıl düzenlenen “Monterey Car Week”te tanıtılacak, beklemede kalın.

Trend

KRİSTALİZASYON TRENDİ

Bu teknoloji, mekanik saatçiliği neredeyse bitiriyordu ama 50 yılın ardından ve akıllı saat tehlikesiyle karşı karşıya kalmışken quartz için nostaljik olma zamanı geldi -ki yeni üretilen lüks örnekler bunu kanıtlamakla meşgul.

LONGINES CONQUEST V.H.P. CHRONOGRAPH

St Imier ailesinin favori üyesi, 70’lerdeki İsviçre başarı hikayesini yeniden anıyor. Marka, o dönemde Patek, IWC, Piaget ve diğerlerinin işbirliğiyle yapılan Beta 21 girişiminin fiyat etiketinin yüksek olacağını tahmin etmiş ve Ultra-Quartz’ı geliştirmişti. Bu, seri üretim için tasarlanan ilk İsviçreli quartz idi. Yeni “Çok Yüksek Hassasiyet” (V.H.P.), ETA mekanizmayla çalışıyor; yılda +/-5 saniye hassasiyete sahip; darbe veya yüksek manyetik alana maruz kaldığında ibrelerini yeniden ayarlayabiliyor.

F.P. JOURNE ÉLÉGANTE 48MM

François-Paul Journe’ün bir yılda yarattığı yüksek zanaatkarlık eseri haute horlogerie saatlerin sayısı binden az. Bu yüzden geçtiğimiz yıl quartz teknolojisiyle çalışan bir kadın saati tanıtması büyük şok yarattı. Şimdi bu saatin 48 mm titanyum kasasıyla erkek versiyonu da mevcut. Saat, 30 dakika hareketsiz kaldığında güç tasarruf modu devreye giriyor ve ibreler duruyor. Bakmak için saati hareket ettirdiğinizde ibreler nerede olmaları gerektiğini biliyor; böylece pil 10 yıl kullanım ömrü vadediyor.

GRAND SEIKO CALIBER 9F LIMITED EDITION

Seiko bu yıl, belki de şimdiye dek üretilmiş en iyi quartz saati olan 9F’in 25. yıl dönümünü kutluyor. Orijinal 1993 9F83 tasarımına açıkça saygı duruşunda bulunan bu mekanizma, saniye ibresinin titremesini engelleyen ‘boşluklu’ otomatik ayarlama mekanizması ve torku artıran çift nabız kontrol sistemi sayesinde piyasadaki en hassas ve uzun ömürlü versiyonuyla karşımızda. İyi yapılmış bir osilatörle yılda +/-5 saniye hassasiyet sağlıyor.

Sanat

RÉNE MAGRITTE: THE FIFTH SEASON

Adresi veriyoruz: 151 3rd St, San Francisco, CA 94103. Haritalarınızdan baktığınızda San Francisco Museum of Modern Art’tan bahsettiğimizi anlayacaksınız. Rene Magritte’in son dönem eserlerini incelemeye bekleniyorsunuz.

Magritte her ne kadar sürrealizm ile ilişkilendirilse de tarzında bir senteze ulaşmak ve kendi üslubunu bulmak için bu akımdan kopması gerekti. San Francisco Museum of Modern Art ise dokuz galerisine yaydığı bu sergide tamamen sanatçının kariyerinin son dönemine (1940-1960 arası) odaklanıyor. 70’den fazla resim, izleyiciye ironi ile kanaat kavramları dışında sanat yaşam sorunsalını ve beraberinde gelen paradoksları sorgulatıyor.

28 Ekim’e kadar sürecek olan serginin isminin 5. sezon olması tümüyle sanatçının ileri dönem işlerine odaklanmasından kaynaklanıyor. Tümüyle çizgisi oturmuş bir Magritte retrospektifi olarak adlandırabileceğimiz bu sergi, modernizm döneminden günümüze geçişte ressam ve işlerinin neden hala konuşulduğunun bir kanıtı niteliğinde. İroni, felsefe, fantazi ve inanç nosyonlarına aynı anda dokunmayı başaran, gördüğümüz ve bildiğimiz arasında bir köprü kuran Magritte’in dilini keşfetmek için ideal bir aktiviteye sahipsiniz.

Tasarım

SOCRATES’İN BELLEK EĞİTİMİ

Her şey QP ekibinin katıldığı Baselworld’un ardından Vitra Müzesi’ni ziyaret etmesiyle başladı. Ve işlevsel tasarım-sanat düzleminde paralel ilerleyen Chest of Drawers’ı bu bölümüne konuk etme fikri orada ortaya çıktı.

Bu misafiri ağırlamak içinse nitelikli bir araştırma şarttı. Bazı temel kavramları açıklığa kavuşturmak için de sanatçının kendi yorumlarına başvurduk. Hazırsanız başlıyoruz: Tejo Remy imzalı tasarımın adını, belleğin nasıl çalıştığına dair bir sembol olarak deşifre edebiliriz. Socrates’in hafıza eğitme yöntemini eserine adapte eden Remy, bu mekanizmayı farklı karakterlere sahip çekmecelere ayrı ayrı anlamlar yükleyerek devreye sokuyor.

Form, hafızanın karışık bir kavram olduğu fikrinden yola çıkılarak her çekmeceyi birbirine bağlanması ve bir anlamda anıları birleştirme arzusuyla ortaya çıkıyor. Burada dikkat çekmemiz gereken bir diğer nokta, tüm çekmecelerin ikinci el oluşu. Bu kararın ardında yatan sebep ise sanatçının o dönemde tıpkı Robinson Crusoe gibi insanların kendi cennetini yaratabilecek kapasitede olması ve bunu elindekilerle meydana getirebileceği kanısı. Orijinali 1991’e ait, farklı pek çok edisyonu olan bu tasarımın ruhu ise sanatçının ‘tasarlamak istememe’ manifestosundan kaynaklanıyor. Eserle ilgili sır perdesini araladık diye düşünüyoruz. Başka sorusu olan?

Dosya

DAKİKLİĞE ÖVGÜ

Konfordan vazgeçmek istemeyen İsviçre insanının titizliği, senkronize bir zaman sistemi ile tıkır tıkır işleyen tren yolu kültürünün temellerini nasıl atmıştı?

Yer, İsviçre Alpleri, Wiesen Tren İstasyonu. Onlarca filme imza atmış, dünyaya nam salmış bir yönetmen, sinemaya veda edeceği, jübilesini yapacağı son filminin çekimleri sırasında çıkan aksaklıklardan fena halde bunalan ve iş askıya alındığı için birazdan tren istasyonunda yolcu edeceği genç ekibini şöyle teselli eder: “Aksaklıklar, gecikmeler bu işin doğasında var; bunlara alışın…”. Ve birazdan devam eder: “İnsanlar, sanatçılar, hayvanlar, bitkiler… Bu hayatta hepimiz fazlalığız.” Tam o sırada, bu koyu karamsarlığa bir itirazı varmışçasına uzaktan düdüğüyle seslenen kırmızı bir tren, yeşil tepelerin arasından, tüm kararlılığı ve dakikliğiyle kadraja girer. Saatler tamı tamına 10:20’yi gösteriyordur. Karanlık laflar havada kalır, kafalardaki soru işaretleri geçici olarak bir tarafa bırakılır; o sırada ciddiye alınması gereken tek gerçek, saati gelen trenin kimseyi beklemeyeceğidir. Paolo Sorrentino sinemasının ganimetlerinden, 2015 tarihli Youth’un akılda kalıcı sahnelerinden biri olan bu istasyon sahnesi, gücünü, duayen yönetmen rolünde izlediğimiz Harvey Keitel’dan ve tabii o kırmızı trenden alır. (daha&helliip;)

Sanat

OKYANUS KIYISINDA BİR MÜZE

Deniz kıyısında yapılacak aktiviteleri zenginleştirme fikriyle yola çıktığımızda, karşımızda beliren en ilgi çekici destinasyonlardan biri Cornwall, St. Ives’daki Tate Museum oluyor.

Üstelik 2018’in “Art Fund Museum of the Year” ödülünü alması da cabası. Sayfiyelerin kendine has sakin kimliğinin sanatçılar üzerindeki yapıcı etkisinin kolaylıkla görülebildiği kasabalardan biri Cornwall’daki St. Ives, Londra menşeili Tate Museum’ın bir nevi yazlık versiyonu. Porthmeor Beach’in kıyısında konumlanan müze, 1993’te kurulmasına rağmen şu anki popülerliğini 2017’de yenilenen mimari çizgisiyle koruyor.

Savaş sonrası İngiliz Modernizminin alevlendiği kasabalardan biri olan St. Ives, klasik yaz aktivitelerinize bir doz kültür aşılamak için enteresan destinasyonlardan. Müzenin mimarisi Ben Nicholson’ın işlerinden ve kasabanın kendine özgü geometrisinden ilham alıyor. Sürekli sergilerde karşınıza eserleri çıkacak isimler arasında Alfred Wallis, Ben Nicholson ve Barbara Hepworth bulunurken, 30 Eylül’e kadar sürecek olan Patrick Heron retrospektifine de zaman ayırmanızı öneriyoruz.