QP Türkiye - Leading Luxury Journal

QP, saatler konusunda dünyanın en iyi gazetecilik ve en heyecan verici canlı etkinlikleri için bir merkezdir. QP dergisinin online websitesidir.

Saat Kültürü

İNTERNETTEN SAAT ALMA MESELESİ

Saat markaları ve perakendeciler en sonunda online satışı benimsedi. Peki bizim saat alma alışkanlıklarımız değişti mi? Lüks kategorisindeki saatler, ‘sepete ekle’ mantalitesine ne kadar uygunlar?

QP aracılığıyla neyin yeni ya da neyin ‘inovatif’ olduğuyla ilgili bir sürü şey okuyorsunuz. Zira lüks saat dünyası, ilginç bir anakronizmle, aslında içinde bulunduğumuz zamanın dışında olan bir iş konu ve biz bu endüstrinin kendi oyun alanında eğlenmesini ve mekanik komplikasyon üretimini büyük bir hızla geliştirmeye adanmış insanlarla dolu olmasını seviyoruz.

Fakat saat üretmek bu işin sadece bir yönü. Elbette ihtişamlı manüfaktürler, yoğun Ar-Ge laboratuvarları ve telaşlı montaj hatları olmasaydı bizler birer saat sahibi olamazdık. Distribütörler, perakendeciler, butikler, mücevherciler ve alışveriş merkezleri olmasaydı da… Ve işin bu tarafı ‘geleneği yeniden icat etmek’ konusunda pazarlama departmanına kıyasla daha az istekli. Yeni saatlerin çok küçük bir kısmı internet üzerinden satın alınabiliyor ve aralarında Rolex’in de bulunduğu en popüler markalardan bazıları da internet üzerinde kesinlikle mevcut değil. (daha&helliip;)

Teknoloji

BEŞİNCİ ELEMENT

MB&F’ye göre bir meteoroloji istasyonu. L’Epée 1839 markası ile işbirliği sonucunda yaratılan bu fütürist cihazın kurgusunda, markanın kurucusu Maximilian Büsser’in bilim kurguya duyduğu merakı açıkça görebiliyoruz.

Bir meteoroloji istasyonundansa bir uzay üssünü andırdığını kabul ediyoruz, ki zaten MB&F’in amacı da bu. Yüksek saatçiliğe ait modellerini dahi horolojik makineler olarak gören markanın kurucusu Maximilian Büsser’in ‘yaratıcı insanlar içindeki çocuğu yaşatanlardır’ mottosundan yola çıkarak tasarlanan Fifth Element, saat üreticisi L’Epée 1839 ortaklığında yaratılmış, farklı işlevleri olan çok yönlü bir buluş. İlhamı ise yüzyıl ortası döneme ait vintage masa üstü hava istasyonları. Termometre, barometre, nem ölçüm cihazı ve mekanik bir saatten oluşan bu teknolojik aygıtın kontrol mekanizması ise bir UFO figürü. Büsser, bu esprili yaklaşımla ‘boy-toy’ kavramına atıfta bulunuyor. Dört adet göstergenin kontrolünü üstlenen bu beşinci elementin ismi bile var: Ross. Görev tanımı ise tüm parametreleri yörünge üzerinde tutmak ama bağımsızlıklarını ilan edip teker teker kullanma şansı tümüyle size kalmış. Grand komplikasyon rekorlarını bile zorlayan ve 500 parçadan oluşan Fifth Element yaklaşık 15 kilo; demek istediğimiz bu icadı hafife almayın.

Sanat

FLORANSA DENEYİ

Biyoloji eğitimi almış bir sanatçı ve bir nörobiyologun ortaklaşa gerçekleştirdiği projenin ismi bu. Fondazione Palazzo Strozzi’de 26 Ağustos’a kadar sürecek olan bitkilerin duygularını ölçebilen bu deneyi raporluyoruz.

Biyoloji alanında doktora yapmış bir sanatçıdan da bu beklenirdi. Carsten Höller’den bahsediyoruz, projede işbirliği yaptığı bilim insanı ise Stefano Mancuso. Kendisi bir nörobiyoloji uzmanı. Floransa’daki Fondazione Palazzo Strozzi’ye özel geliştirilen sanat projesi de adını şehirden almakta. Açıklayacak olursak, Fondazione Palazzo Strozzi 2015’ten bu yana bir sanat müzesi olarak hizmet veren bir saray. Projede incelenen ise bitkilerin duygularının olup olmadığı. Teknolojinin geldiği son nokta olarak düşünebileceğimiz bu proje, sanatın dijital gelişmelerden nasıl etkilendiğinin bir kanıtı. Deney tüpünü andıran iki adet 20 metrelik döner kaydıraklar palasın avlusunda konumlandırılıyor. Kaydıraklara binme ön koşulu ise bu aktiviteyi elinizde bir fasulye bitkisi ile gerçekleştirmeniz. Yolculuğun ardından laboratuvar ortamında bitkilerin bu süreçte insanların verdiği tepkilere ne tür reaksiyonlarda bulundukları gözlemleniyor. İnsanoğlunun hislerini ve bitkilerin duygusal zekalarını yakından gözlemleyen bu sanatsal deneyi ayın en orijinal sanat aktivitesi seçiyoruz.

1

GÜNCEL İÇERİKLER

QP Seçti

AKILLI PİYANO DEVRİ

Kiyola KF-10 adlı piyano ile teknolojik müzik tasarımı kavramına giriş yapabiliriz. Ama önce ‘SuperNATURAL piano sound modelling’ ve ‘dinamik algılama teknolojisi’ terimlerinin ne demek olduğunu teker teker açıklamalıyız.

Öncelikle kısa bir tanıştırma seansı ile markalarımızı tanıyalım. Karimoku, 1940’lardan beri Japonya’da ahşap mobilya tasarımında birinciliği elden bırakmayan bir marka. Roland ise ülkenin en büyük elektrik müzik enstrüman üretip satan firmalardan biri. İşbirlikleri sonucu ortaya çıkan dijital piyanonun ismi ise Kiyola. Adları netleştirdiysek Moma Design Store’da satılmaya başlayan bu yeni nesil piyanoyu incelemeye başlayabiliriz. Japonya’da, tümüyle elde üretilen bu piyano, habitatları dekoratif anlamda bütünleyecek minimal bir tasarım anlayışına sahip. Onu 21. yüzyıla ve teknolojiye uyarlayan özellikler ise SuperNATURAL algılama teknolojisine sahip klavyesi. Bu dijital düzenek, parmaklarınızın hangi tuşlara basacağının farkındalığı konusunda gelişmiş bir zekaya sahip. Böylece nota ile ses kontrolü yapay zekayla elde ediliyor. Ruhsuz dijital piyanoların aksine, görünüşüyle bunu hiç belli etmeyip akustik bir piyano kılığına en rahat girebilen tasarımlardan biri. Bluetooth aracılığıyla aplikasyon ve hoparlörler ile etkileşime geçiyor oluşu da cabası. 4.300 dolarlık fiyatı ile evinize misafir edebileceğiniz en teknolojik görünmeyen dijital alet.

Seyahat

GUATEMALA’DA BİR EKO OTEL

Her zaman söylüyoruz; seyahat için gerekli vakti yaratın, destinasyon konusunu ise bize bırakın. Guatemala’daki Atitlan Gölü’nün kıyısındaki eko-otel La Fortuna’da tüm gereksinimler doğadan karşılanırken, zarar verme politikası sıfıra indirgeniyor.

‘Brave New World’ kitabının yazarı Aldous Huxley’nin ‘dünyadaki en güzel göl’ olarak kabul ettiği Atitlan Gölü’ne komşu bir ekolojik otelde her şeyden uzaklaşma fikri aklımızı çeliyor ve bu konuda sizleri de ikna edebileceğimizi düşünüyoruz. Maya dilinde ‘gökkuşağının renklerini aldığı yer’ anlamına gelen Atitlan, Orta Amerika’daki en büyük volkanik göl olma özelliğini taşıyor. Guatemala’ya üç saat uzaklıktaki La Fortuna adlı otel ise teknolojinin doğanın yararına kullanıldığı ve bölgenin florasına uyum sağlayabilen bir konaklama adresi. Volkanik dağlarla çevrili Patzisotz Koyu’nda bulunan otel, elektriği güneş enerjisinden karşılarken, arıtma sistemi sayesinde minimum su tüketiyor. Kendini ‘nano butik otel’ olarak tanımlayan La Fortuna, sadece beş bungalovdan oluşuyor. Geri dönüştürülebilen doğal materyaller ile tasarlanıp bölgenin doğasında kamufle olan otel, gurme yemek menüleri ve doğasının yetmediği noktalarda birçok sportif aktiviteyi bünyesinde ücretsiz olarak sunmakta.

Tasarım

WRIGHT’DA BİR MÜZAYEDE

Bu sefer İskandinav tasarım anlayışı üzerine. 26 Nisan’da Chicago’da gerçekleşecek müzayedede Nordik ülkelerden çıkan en iyi vintage tasarımlar satışta olacak.

Kaç sene önce tasarlanmış olursa olsun, günümüzün estetik anlayışına tümüyle uyan İskandinav tasarımlar evlerimizde yer bulabiliyor. Hatta patentli yeni üretimlerdense vintage bir seçkinin çok daha makbul sayıldığını söyleyebiliriz. Bu noktada bit pazarlarını arşınlamaktansa Chicago’ya uzanan bir mobilya ve seramik müzayedesine ziyaretin gerekliliğinden bahsetmek istiyoruz. 26 Nisan’da Wright’ta gerçekleşecek ‘Scandinavian Design’ adlı müzayedede 20. yüzyıla ait Hans J. Wegner, Kaare Klint, Poul Kjaerholm, Finn Juhl ve daha pek çok Nordik tasarımcının mobilya, dekoratif obje ve seramik tasarımları satışa çıkarılacak. Hayalinizdeki evi dekore ederken aklınıza gelecek tüm temel parçaları bulabileceğiniz seçkide aydınlatmadan yemek takımı setine dek tasarımlar geniş bir spektruma yayılıyor. Gözünüzde canlandırmakta zorlandıysanız müzayede evinin internet sitesine girmenizde fayda var. Ama baştan hatırlatalım, dijital gezinti size bir Chicago biletine mal olabilir.

Dosya

HAVADA İLK ADIMLAR

Böing aslında bir soy ismi. Adını aldığı William Boeing’den başlayarak kurucusunun ve devamında kurduğu markanın özgeçmişinde kuş bakışı tura çıkıyoruz. Modern seyahat kavramının fikir babasının serüvenine tanıklık etmek ister miydiniz?

Markanın spottaki ilk yazım şekline tashih gerekmiyor zira Avusturyalı anne ve Alman babasının Wilhelm Böing’e verdiği asıl isim bu. Amerika’da doğunca, spesifik olmak gerekirse Michigan eyaletinde yaşamını sürdürürken, isim öbeği de Amerikanlaşmak durumunda kalıyor ve resmi kayıtlara William Boeing olarak geçiyor. Yale Üniversitesi’nin Maden Mühendisliği Bölümü’nü son sınıfta terk eden Boeing, kereste ticareti yaparken havacılığa bir fuar sonrası merak salıyor. 1901 yılında, Alaska-Yukon Pasifik Fuarı’nda denk geldiği, insanlı uçan makineden etkilenip Glenn L. Martin Uçuş Akademisi’nden havacılık dersleri alıyor ama bununla yetinmiyor; bir de hava aracı ediniyor. Boeing’in hikayesi işte tam da burada başlıyor. Şahsına ait Martin TA adlı deniz uçağının bozulmasından sonra yenilenecek parçaların tedariğinin çok uzun süreceğini öğrenen Boeing, arkadaşı George Conrad Westervelt’e uçak üretme teklifinde bulunuyor. Pacific Aero Products Company ile başlayan havacılık serüveni böylece start
alıyor.

İlk ürettikleri B&W deniz uçağı ve Pacific Aero Products Company’nin kuruluşu 1916 yılına tekabül ediyor. Seattle’da kurdukları havacılık şirketiyle beraber, her ortaklıkta rastlanabilen türden sorunlar baş gösteriyor ve Birinci Dünya Savaşı’nın kapıda olması ile George Conrad Westervelt aynı yıl işbirliğinden çekiliyor. Savaş başladıktan bir ay sonra gelişen bu hadise sebebiyle şirketin ismi Boeing Airplane Company’e dönüşüyor. (daha&helliip;)

Saat Kültürü

FORM FONKSİYON DUO’SU

Atmos, tek ihtiyacının masa olduğu mekanik bir masa saati. Kendisini çevreleyen atmosferden güç alıyor ve işlemek için size ihtiyaç duymuyor, hem de 1928’den beri.

1928 yılı, sayfalarında, hiç satışa çıkmayan ve keşfedildiğine adı konulmayan bir masa saatini barındırıyor: Atmos 0. Jean-Leon Reutter, Neuchâtel’de Atmos 0’ı tasarlıyorken, Cornelis Drebbel’ın 17. yüzyılda icat ettiği atmosferik ısı ve barometrik basınçtan güç alan mekanik saatten yola çıkıyor. Reutter, civanın kimyasal vasıflarının üzerine yüksek mühendislikle gidince; civanın genleşmesiyle pistonların döndüğü ve böylece yaylı dişlerle de büyük zembereğin kurulduğu, yalnızca ısı değişimiyle işleyen ünlü mekanizma doğuyor. Ardından 1 Haziran 1929’da ise Compagnie Generale de Radio (CGR), üretim ve satış yapacak bir Atmos departmanı kuruyor, Jean-Leon Reutter’u bu bölümde yönetime geçiriyor. Reutter, ilk üretilen model Atmos I ile masa saati ikonası yaratıyor. Eşapmanındaki küçük detaylar dışında Atmos 0’a çok benzeyen bu saatin arkasına “Reutter Brevet” yazan bir plaka yerleştiriliyor… Ama ‘Reutter patenti’ yerini uzun süre muhafaza edemiyor. Eylül 1932’de, LeCoultre, CGR için mekanizma geliştirmeye başlıyor, hatta ilk teslimatını 30’’ A kalibreleriyle 1933’te yapıyor. Her sene CGR için bin ila iki bin arasında kalibre üretimi yaparken, bir müddet sonra işler değişiyor; Temmuz 1935’te, CGR tüm üretimini elindeki stoklarla birlikte LeCoultre’a devrediyor. LeCoultre, Atmos I’ı satmaya devam ediyor. (daha&helliip;)

Teknoloji

JAGUAR ADAPTASYONU

Bu adaptasyonun ne yönde geliştiğini merak edenlere, öncelikle Jaguar’ın tam teşekküllü elektrikli otomobil devrine I-PACE modeli ile adım attığını ve tasarımın 2018’in ikinci yarısında piyasaya sunulacağını belirtelim.

Spotta duyduklarınızın Jaguar deyince size yetmeyeceğini biliyor ve bir başka spot ile iddiayı artırıyoruz: Otomobil markalarının bünyesindeki elektrik teknolojisine dair neredeyse bir oryantasyon programına teker teker katıldığını söyleyebileceğimiz bu dönemde, Jaguar da bu kafileye katıldı. Hem de yeni tanıttığı SUV ailesine mensup bir tasarım ile. 2018’in ikinci yarısında sunulacak olsa da Jaguar’ın elektrifikasyon dönemini başlatacak bu modelle şimdiden tanışmanızda fayda var zira sektörde adını sıkça duyacaksınız.

Söz konusu I-PACE, tümüyle elektrik gücüyle çalışan yani batarya teknolojisini barındıran bir araç. Batarya ömrü, tek bir şarj döngüsünde 480 km civarında. Anında tork ve dört çeker sistemi, modele bir spor otomobilin hızlanma özelliğini kazandırırken, 4.8 saniyede 100 km hıza erişebilmesine olanak tanıyor. 90 kilovat-saatlik bataryası, iki sabit mıknatıslı senkron elektrikli motorunu, Formula-E yarış otomobili olan Jaguar I-TYPE’a benzer bir sistem ile çalıştırıyor. (daha&helliip;)

QP Seçti

KUTU OYUNU

Hele ki bahsettiğimiz kutu Hermès’e ait turuncu renkteyse. Bu durumda içinden çıkan oyunun da aynı oranda ilgi çekici olacağını hatta minyatür bir heykeli andırdığını iddia edebiliriz.

Oyunun çocuklar arasında bilinen asıl ismi “le jeu de petits chevaux”. Türkçeye ‘küçük atların oyunu’ şeklinde çevirebiliriz. Her zarlı oyunda olduğu gibi -bir noktada rekabeti körüklediği için- yaş ayrımı gözetmeden edinmek isteyebileceğiniz bir eğlence sisteminden bahsediyoruz. Tabii bunda Hermès tasarım vizyonunun da payı büyük. Renkleri ve tasarımı ile dekoratif bir obje olarak bile evimizde yer verebileceğimiz bu yeni kutu oyunundaki zarlar ve piyonlar, markanın ahşap kakma zanaatkarlarına ait bir teknikle yaratılmış. Oyuncuların atlarını yarıştırdığı akçaağaçtan ahşap oyun tahtasında, at heykelcikleri çelik eyer çivileri ile dekore edilmiş. Küçük atların oyununda şimdiden herkese başarılar diliyoruz.

Sanat

LOS ALAMOS

Mayıs sonuna kadar 5th Avenue’ye alışveriş için olmasa da bu sergi için uğramalısınız. Met Museum’daki William Eggleston sergisi, renkli baskının önünü açan sanatçının işlerine yer veriyor.

1960’larda renkli fotoğraf döneminin başladığı ilk zamanları gözünüzün önüne getirin. Amerika’da bu akımın ilk örneğinin William Eggleston’ın kamerasından çıktığını biliyor muydunuz? Sanatçıya ait en önemli portfolyolardan biri olan Los Alamos’un içeriğinde 75 adet ‘dye transfer’ tekniğiyle basılan fotoğraflar, 1965-1974 arasında kullandığı renk negatifleri ve daha önce New York’ta sergilenmemiş kareleri yer alıyor. Bunlardan en önemlisi ise hiç şüphesiz Eggleston’ın genç bir tezgahtarı, Memphis’te bir süpermarkette alışveriş arabaları ile fotoğrafladığı ilk renkli karesi. (Untitled, Memphis, 1965). Sanatçıya dair şimdiye kadar fark etmediğiniz pek çok detayı ortaya çıkaran bu fotoğraf perspektifi, genel anlamda 1960’lı ve 70’li yılların Amerika’sında günlük hayatın durağanlığına ait anları anlatırken, aslında hepsinin bir hikayenin parçası olduğunu hissettiriyor. Sergiyi görmek için 28 Mayıs’a kadar vaktiniz var.

Seyahat

L.A’DE BİR GÖÇEBE

New York’ta başlayan NoMad ruhu, Los Angeles’ta devam ediyor. 1920’lerden kalma tarihi bir bina içinde açılan yeni otel, Downtown’a planlanması gereken bir keşif seansını da beraberinde getiriyor.

Öncelikle biraz otelin konuşlandığı tarihi bina hakkında bilgi aktarmak istiyoruz… Eski adıyla Giannini Place, 1920’lerde The Bank of Italy’nin merkez binası olarak hizmet vermiş bir yapı. O dönemden kalan gold-mavi İtalyan tarzı lobi tavanı, bugün restore edilmiş haliyle banka atmosferi hissiyatını sürdürürken daha pek çok vintage referans burada karşınıza çıkmakta. Downtown’da, 7. cadde ve Olive Street’in köşesinde bulunan yeni NoMad’da Neoklasik tarz Kaliforniya’ya özgü doğallıkla füzyonlanırken tasarım ayağında otelin New York şubesine de imza atan mimar Jacques Garcia’dan destek alınmış. 241 odalı otelin lobisi hiç kuşkusuz sadece tarihi tavanı ile değil, halka açık güncel bir buluşma noktası olarak da ilgi çekecek. Bünyesindeki restoranlar ise ayrı bir başlık konusu çünkü yine Daniel Humm ve Will Guidara şefliğinde şekillenen konseptlerden bahsetmek mümkün. İkili, New York’taki Eleven Madison Park ile yarattıkları popülariteyi, otel içinde açacakları Mezzanine ile batı yakasına taşımayı planlıyor. Her odada farklı bir sanat seçkisine yer verilen otelde, eserler antika mağazalar ve uluslararası fotoğraf koleksiyonlarından seçilmiş.