QP Türkiye - Leading Luxury Journal

QP, saatler konusunda dünyanın en iyi gazetecilik ve en heyecan verici canlı etkinlikleri için bir merkezdir. QP dergisinin online websitesidir.

Sanat

FONDATION BEYELER

1997’de Fondation Beyeler açılışındaki sergi kürasyonu Van Gogh, Cézanne ve Monet’den, Picasso, Matisse ve Léger’e kadar uzanıyordu.

“Elden çıkarmaya göz yumamadığımız sanat eserlerine hep gönülden bağlandığımızı hissederdik. Sonradan -bu tür- eserlerin barındırdığı sanatı, bize kattığıyla birlikte başkalarına aktarmak istedik. Hem her şeyden evvel, sanat tarihindeki dönüm noktaları arasında çok önemli yere sahip bir döneme, o müthiş sanatçıların dönemine ithafen bu aktarımı gerçekleştirmek istedik.” Ernst Beyeler, 1997’de, Basel’de, Fondation Beyeler’in açılışı için düzenlenen basın konferansında bu sözleri söylemişti. Açılış sergisinin kürasyonu, Van Gogh, Cézanne ve Monet’den, Picasso, Matisse, Léger ve Klee’ye kadar, hatta oradan da Giacometti, Rothko ve Bacon’a kadar, uzanıyordu. Beyeler koleksiyonunun kalitesi adına, toplamda 140 eserlik seçki ve sanatçı isimlerinin saygınlığı yeteri kadar konuşuyordu. Sergide yalnızca Picasso’nun 23 eseri yer alıyordu. Sanat danışmanlığı yapmış ve pek çok sanat galerisi ve müzeyle yakın ilişkilere sahip Ernst Beyeler, kendi koleksiyonunu da anlaşmaları kadar etkileyici bir şekilde yaratmıştı. Bu neredeyse 50 senelik bir süreç idi. Ernst Beyeler ve eşi Hildy, Basel’deki antika kitabevlerini 1952’de “Galerie Beyeler” olarak sanat galerisine dönüştürmüşlerdi. Bu galeri, 30 sene sonra 1982’de kurulacak ‘Beyeler Foundation’ın ilk adımıydı. Ve en nihayetinde de, 1997’de bu atılım, Fondation Beyeler olarak bir müzeye evrildi… Dünyadaki en etkileyici müzelerden birine. (daha&helliip;)

Icons

PANERAI LUMINOR 1950 SUBMERSIBLE

Panerai heritage geçmişinden bir materyali tekrar gün yüzüne çıkarıyor.

Sertliği ve sürtünmeye karşı dayanıklılığı sebebiyle heykel yapımında ve müzik aletlerinde kullanılmış olan bronzun yüksek saatçilikteki işlevi biraz tarihsel doku biraz da benzersizlik üzerine yoğunlaşıyor. Panerai gibi bir manüfaktürün bronzu kullanması ise dayanıklılıktan ziyade vintage hissiyatı yaratma amacını taşıyor. Sertliği ve sürtünmeye karşı dayanıklılığı sebebiyle heykel yapımında ve müzik aletlerinde kullanılmış olan bronzun yükssek saatçilikteki işlevi biraz tarihsel doku biraz da benzersizlik üzerine yoğunlaşıyor. Panerai gibi bir manüfaktürün bronzu kullanması ise dayanıklılıktan ziyade vintage hissiyatı yaratma amacını taşıyor. İtalyan üretici gibi dalış saatleri üzerine yoğunlaşan markalar için bronz farklı bir yerde; uzun yıllardan bu yana gemilerde ve denizcilik sektöründe aktif olarak kullanılan bronz sayesinde insanlara denizcilikle ilgili marka tarihleri anlatılmaya çalışılıyor ve Panerai bronzosu bunu en iyi şekilde yapan türevlerin başında geliyor. Toplamda üç kez bronz kasalı seri üretim model çıkaran Panerai, materyali Luminor Submersible 1950 kasasında kullanıyor. Radiomir’in ardından lanse edilen ve su geçirmezliği artırmak adına tepe kolu üzerine kilit sistemi yerleştiren İtalyan üretici bu eklentiyi daha sonrasında da kullanmaya devam etti. Son birkaç yıl içinde bronz kasalı modellerin artışındaki sebebi de Panerai’nin yarattığı materyal akıma bağlayabiliriz. Toplamda üç kez bronz kasalı seri üretim model çıkaran Panerai, materyali Luminor Submersible 1950 kasasında kullanıyor. Radiomir’in ardından lanse edilen ve su geçirmezliği artırmak adına tepe kolu üzerine kilit sistemi yerleştiren İtalyan üretici bu eklentiyi daha sonrasında da kullanmaya devam etti. Son birkaç yıl içinde bronz kasalı modellerin artışındaki sebebi de Panerai’nin yarattığı materyal akıma bağlayabiliriz.

Seyahat

BOCA CHICA

Meksika’da yaz bitmeden.

Acapulco’nun 1950’lerdeki ihtişamına geri dönün. Otel seçenekleriniz arasında Club de Yates ve Los Flamingos var. Ah, tabii bir de iki meşhur yapıya en son katılan Boca Chica. Hangi otelde ikamet ederseniz edin, Marlon Brando, James Stewart ya da Clark Gable oda komşunuz olacak. 1950’lerdeki dış mimarisini bugün hala koruyan Boca Chica, kapısından girdiğinizde minimalizim ve modernizmin 50’ler amalgamını paylaşıyor. Bu eklektik karışımın tarifini ise tasarımcı Frida Escobedo ve José Rojas hazırlıyor. Vitage tasarımlar Meksikalı sanatçı Claudia Fernandez tarafından derleniyor. Ve 36 odalık otel, Acapulco’nun hala albenisini koruduğunu yüksek notadan paylaşıyor.

Acapulco’nun mimari estetiğini mid-century akımına teslim ettiği yıllarda, en hip tasarımlardan biri olan Caleta’daki Boca Chica, 1980’lerde çağdaşları gibi gözden düşüyor, 20 yıllık bir göz ardı edilme sürecinden sonra kendi anka kuşu hikayesini yazan otel, bugün hem antropolojik hem de mimari bir kilometre taşı. İç tasarımındaki nostaljiye otelin hemen hemen her odasında bulabileceğiniz hamaklarda gözlerinizi dinlendirirken kapılmanız özellikle tavsiye edilir.

Müzayede

HAZİRAN REKORLARI

Yaz müzayedelerinde kırılan rekorlarda ilk ay.

Haziran ayı açık arttırmalarında, lotlar yine rekorlara imza atıyor. Artnet, geçtiğimiz günlerde bu datanın bir kısmını, Price database’in de yardımıyla açıkladı. Kırılan rekorlarda ilk isim Sotheby’s çatısı altında geçekleşiyor. Geçtiğimiz Mayıs Basquiat satışlarıyla kırdığı rekorunu müzayede evi bu kez Kandinsky’nin 2 işiyle yeniliyor. Bild mit Weissen Linien and Murnau – Landschaft mit Grünem Haus artık Sotheby’s’in yeni rekor kıran isimleri.

Toplanan veri, açık artırmalarda en çok para harcayan şehirler söz konusu olduğunda pusulasını Uzak Doğu’ya çeviriyor. Pekin, 1.14 milyar Dolar’la Haziran ayının en çok satış yapan şehri oluyor. Pekin bazlı, China Guardian Auctions Co., Poly International Auction Co., and Beijing Council International Auction Co. müzayede evleri şehrin bu sıfata nail olmasına katkıda bulunan yegane isimlerden. Kandinsky’nin iki eserinin kırdğı rekordan hemen önce en yüksek fiyata satılan iş rekorunu Huang Binhong’un hemen hemen 2 metrelik Yellow Mountain’ı 50.865.262 dolarla kırıyor. En çok satılan sanatçı rekoru ise şaşırmayacağınız bir isimden yana; Haziran ayı boyunca Picasso toplamda 77.351.198 dolarlık bir satış rakamına ulaşıyor. Antik eser satışlarında da rekor yine Uzak Doğu’nun China Guardian’ın Highlights of Buddhist Art-Zhantan Lin satışında, Tibetli Budha figürü 8.589.505 dolardan alıcı buluyor.

Sanat

YALNIZ KRALİÇE

İkinci Dünya Savaşı’nın en büyük mühendislik eserlerinden biri yine aynı döneme ait bir sığınağın isim babası oldu. Norveç’teki eski bir Alman sığınağı yine bir Alman olan Tirpitz adıyla müze halini aldı.

İkinci Dünya Savaşı’nda Bismarck’ın batırılmasından sonra kendisinin ikizi sayılabilecek olan Tirpitz ya da bir başka adıyla Kuzey Denizinin Yalnız Kraliçesi sadece var olması sebebiyle dahi savaştaki psikolojik dengeyi Almanlar lehine çevirebilecek bir heybete sahipti. Neredeyse hiçbir büyük muharebenin içinde bulunmayan ve son anlarını geri çekilmekte olan Nazi Ordusuna destek amacıyla Norveç Kıyılarında geçiren Tirpitz mücadele verdiği amaç uğrundan bağımsız olarak bir yüksek mühendislik eseriydi. Doğal olarak saygıyı da hak ediyordu, ve Norveçte yer alan eski bir Nazi sığınağının müzeye çevrilmesi sırasında isim olarak tercih edilmesinde de bir sakınca yoktu. Blåvand’da yer alan eski bir Nazi sığınağı Kopenhag ve New York merkezli mimarlık şirketi Bjarke Ingels Group tarafından Tirpitz adıyla bir müzeye dönüştürüldü. Merkez daha içeriye girilmeden önce çevresinin çok iyi korunmuş olması sebebiyle ziyaretçileri etkisi altına alıyor. Tirpitz’in içine girdiğiniz anda ise camların yarattığı ferah atmosfer sığınağın yapılış amacını bertaraf ederek rahat bir sergi alanı yaratıyor. İçeride yer alan materyaller ilk haline sadık kalınarak renove edilmiş halde sizi karşılıyor, savaşın izleri de bu aşamada dikkatinizi çekmekten geri kalmıyor. (daha&helliip;)

GÜNCEL İÇERİKLER

Teknoloji

İNGİLİZ Mİ, İSKANDİNAV MI?

Aston Martin’in son hiper otomobili Valkyrie’nin dış tasarımı neredeyse bitti, konsept artık üretime geçebilecek durumda ve kendisinin derin bir hikayesi var. İskandinav Mitolojisi İngilizlerin mesajlarını iletmede kullandıkları yol oluyor.

Valkyrie, Norse Mitolojisinde Odin tarafından İskandinav kökenli savaşçıların muharebe sırasında canlarını almak için görevlendirilmiş karakterler olarak karşımıza çıkıyor. Bu bir nevi Odin’in savaşçılarına gösterdiği merhameti yerine getirmek için görevlendirilmiş bir simge, düşman tarafından öldürülmelerindense Odin onları kendi öldürüyor ve cenneti de diyebileceğimiz Valhalla’ya alıyor. İnanılışa göre de bu şerefe sadece yaşamaya değer yani büyük savaşçılar nail oluyor. Kanatlı ve güzel kadınlar olarak tasvir edilen Valkyrie’lerin Aston Martin’in son hiper otomobiline isim babalığı yapmış olmalarının sebebini birkaç farklı unsura bağlayabiliriz. İlk olarak yeni İngiliz’in dış görünümü gerçekten ilahi bir sıfata sahip, kanat gibi açılan kapıları minimal fakat etkileyici görünüme sahip ön farları ve son olarak da stop lambalarının çizdiği agresif görünüm gizli bir gücün simgesi gibi duruyor. Gövde ve otomobilin altından uzanan difüzörler tek parçalık bir sanat eseri niteliğinde. Binlerce yıl önce İskandinavlara bu tasarımı gösterebilseydik eğer onları Valkyrie’lerin aynı bu formda olduğunu kolayca inandırabilirdik. Somut bakış açısıyla Aston Martin’in gerçekten yerinde bir isim kullandığını kolayca söyleyebiliriz, soyut perspektifle de bu otomobilin bir Valkyrie’den çok kahraman bir savaşçı niteliğini taşıdığını söyleyebiliriz. (daha&helliip;)

Röportaj

QP PORTRE: FATİH MERTER

Fotoğraf Sanatçısı Fatih Merter, dedesinden miras kalan analog fotoğraf makineleri ve merakla fotoğraf çekmeye başlayıp kendi tarzını yaratan ve bugünlerde eserleri büyük ilgi gören bir isim. Kendisiyle Ara Güler’in nesillere olan etkisi, İstanbul, İtalya, yüksek saatçilik ve zevkleri üzerine konuştuk.

Zaman sizin için ne ifade ediyor?
Zaman benim için bir mücadele, sevdiklerimle vakit geçirebilmek, tutkuyla bağlandığım işimi yapabilmek ve birçok değer verdiğim faaliyeti gerçekleştirebilmek için yarıştığım süre.

Peki bir fotoğraf sanatçısı olarak zamanı kontrol etmeniz gerektiği hissine hiç kapılıyor musunuz, yoksa günün,
ayın ya da yılın herhangi bir vakti sizi sınırlandırmıyor mu?

Fotoğraf çekerken zamanın yavaşladığını hissediyorum, benim bu işe bu kadar bağlı olmanın sebebi aslında bu. Deklanşöre basarken tek başıma olmam gerekiyor,
eğer yanımda biri varsa, kim olursa olsun konsantre olamıyorum. Tek başıma olduğumda da o an zaman duruyor, yurt dışında fotoğraf çekmek için 10 günlük
bir seyahate çıktığımda bile o süre bana senelermiş gibi geliyor. Genelde herkesin
bu vakitte fotoğraf çekilmez dediği zamanlarda işe koyuluyorum, o yüzden genel sınırlandırmalar beni ilgilendirmiyor.

Takip ettiğiniz fotoğrafçılar var mı?
Genellikle eskiler; Robert Capa ve Ara Güler gibi duayenler. Benim tarzım aslında belgeselciliğin daha dışında ama çektiğim karelerin özü hep siyah beyaz.

Ara Güler’e hayran olmanızın sebebini neye bağlıyorsunuz?

Ara Güler, yaşadığı 1950 ve 1970’ler dönemini duygusu ve yapısıyla birlikte en güzel aktaran kişi. Ayrıca kendisi her ne kadar ben fotoğrafçı değilim fotoğraf muhabiriyim dese de (ki bu o zaman için doğru) çok farklı bir sanatsal yaklaşımı var. Kadrajları hep farklı bir ruh yakalıyor, bu aslında Ara Güler’in insanlarla olan ilişkisine ve girişkenliğine bağlı, fotoğraf çektiğini hissettirmeden insanlarla iletişim kurabiliyor. Bu sanırım muhabirlikten gelen bir özellik.

İlham kaynaklarınız neler?

Benim ilham kaynağım dedem, aslında profesyonel olarak bu işi yapmasa da dedem gördüğüm en iyi fotoğrafçılardandı. Hatta kendisi o eski Olympus’undan çıkan ‘tık’ sesiyle bende ‘tık baba’ olarak kaldı. Kendimi bildim bileli fotoğraf çekiyorum ve dedem beni avcı gibi işliyordu, dışarı çıktığımızda bana
ilk olarak ‘diyafram kaç’ gibi teknik ve eğitici sorular soruyordu.

Dünya üzerindeki hangi şehir sizin için daha etkileyici, sebebini öğrenebilir miyiz?

Sirkeci, Eminönü, Sultanahmet ve Karaköy gibi İstanbul’un eski yüzünü yansıtan yerlerini çok seviyorum. Bütününü çekmekten zevk aldığım yer İtalya, fakat tek bir şehirden ziyade İtalya bütünüyle hoşuma gidiyor. Her şehrinin çok farklı dokusu var. Ancak kıyaslamak gerekirse İstanbul tek başına İtalya’nın tamamına eş değer benim için.

Seyahat rotanızı belirlerken yanınıza alacağınız saatleri nasıl seçiyorsunuz?
Fotoğraf çekmek için seyahat ediyorsam daha pratik modeller seçiyorum. Bu süreçte uzun yürüyüşler yapıyorum, o yüzden modelin daha ha f olması gerekiyor. Ayrıca saatin çok fazla dikkat çekmemesi de gerekiyor, çünkü fotoğraf adığım konudaki insanların odağını dağıtmamam gerekiyor.

Saat alırken nelere dikkat edersiniz?
Az bilinir olması, o saati benim keşfetmem önemli. Zaten saati gördüğüm zaman bunu hissediyorum. Gittiğim her şehirde vintage modeller bulabileceğim yerleri kontrol ediyorum ve genellikle hislerimle hareket ediyorum.

Saatlerdeki en önemli ya da en sevdiğiniz komplikasyon nedir?

Akrep ve yelkovan benim için yeterli. Çünkü kısa sürede program yapan biriyim ve koluma baktığım anda zamanı hızlıca algılamam gerekiyor.

Son zamanlarda tekrar gündeme gelen bir trende istinaden saatleri babadan oğula geçebilecek bir miras olarak kabul edebilir miyiz?
Father and Son en sevdiğim saat, bu saati almamın asıl sebebi tam olarak da bu. Sanırım bu cevap yeterlidir.

Hedefinizdeki saat nedir?

Klasik bir Patek veya vintage ve sade bir Rolex.

Analog fotoğraf makineleri koleksiyonu yapıyorsunuz, aralarındaki en önemli parça hangisi?

Dedemden bana kalan yaklaşık 8-9 tane makinenin hepsi çok değerli. Eğer insanların yaşamını çekeceksem daha çok Leica ya da Nikon F1 gibi muhabir kameralarını tercih ediyorum. Ama manzara ya da daha büyük konular için herhalde en iyisi Linhof Master Technika veya Hasselblad Xpan olur.

Koleksiyonunu yaptığınız başka şeyler de var mı?
Dünyanın dört bir yanından topladığım bıçak koleksiyonum var, büyük hard-cover ve bana bir şey katacak kitapları biriktiriyorum. En sevdiğim şeylerden biri de müzik dinlemek ve onu da analog yolla yapıyorum. Hi-Fi ve stereo sistemleri, pikaplar gibi eski ses sistemlerinin koleksiyonunu da yapıyorum. Modern sanatın bana güzel gelen örneklerini de biriktirmeye çalışıyorum.

En çok tercih ettiğiniz fotoğraf makinesi hangisi?

Leica M3 ve M9 her zaman seyahat çantamda olur.

Sizin kendi eserleriniz arasında şu ana kadar en beğendiğiniz hangisi?

Aslında bütün eserleri kendim için çekiyorum, her kareyi çekerken acaba hangisini o simde, evimde otururken ya
da arkadaşlarımla vakit geçirirken izlemek isterim duygusuyla fotoğra ıyorum. Hiçbir şeyi satış kaygısıyla yapmıyorum, eserin beni tatmin etmesi önemli olan ilk etken.

Dosya

DALIŞ SAATLERİ RAPORU

Dalış saatlerinin bir yaşam döngüsü olduğunu biliyor muydunuz? İlk başta profesyonel bir amaç uğruna yaratıldılar, ardından trend olarak sunuldular ve farkında mısınız bilmiyoruz ama bu sadece bir kez gerçekleşmedi. Dalış saatlerini bekleyen ciddi bir gelecek olabilir.

Yerküreden 384 bin kilometre uzaklıktaki Ay üzerinde şu ana kadar 12 kişi yürüdü, okyanusların en derin noktasına ise henüz adım atabilmiş biri yok. Mariana Çukuru deniz yüzeyinden yaklaşık 11 kilometre aşağıda, şu ana kadar ikisi insanlı olmak üzere dört keşif projesiyle Pasifik Okyanusu’ndaki dip noktasına dair bilinmeyenler aydınlatılmaya çalışıldı; neyse ki insanlık, Ay’ın aksine Mariana üzerinde birkaç canlı formu buldu. Amerikalı Don Walsh ve İsviçreli Jacques Piccard derin denizlere meraklı iki okyanus bilimciydi, Piccard aynı zamanda denizaltı tasarımlarıyla da uğraşan bir mühendisti. Yola tek başına devam edemeyeceğini anlayınca o yıllarda denizaltılara merakı olan Amerikan Donanması’yla ortak çalışmalar yürütmeye başladı. Piccard’ın daha sonradan Trieste olarak adlandırılacak batiskaf prototipinin donanma tarafından satın alınması ve İsviçreli bilim adamının Amerika’nın bir çalışanı olması da bu sayede gerçekleşti. Trieste, bu aşamadan sonra yaklaşık 7.500 metreye dalabilecek kadar dayanıklı hale getirildi, Piccard bunun ertesinde donanmayı ikna ederek çalışmaları daha da hızlandırdı ve gözünü deniz tabanının en derin noktasına dikti. 23 Ocak 1960’ta Piccard ve Trieste batiskafında ona eşlik edecek olan Don Walsh Kuzey Pasifik Okyanusu’nda yer alan Mariana’ya dalmak için hazırlıklarını yaptı; ilk hali Jacques Piccard’ın aynı zamanda tekne tasarımcısı olan babası Auguste Piccard tarafından İtalya’da tasarlanan Trieste suya bırakılmaya hazırdı. Batiskaf ilk 9.500 metreyi sorunsuz olarak atlattı, tam o sırada yüksek bir çatlama sesi hem Piccard’ı hem de Walsh’u oldukça tedirgin edecek şekilde Trieste’nin içinde yankılandı, fakat programa sadık kalan ikili deniz tabanına inmeye kararlıydı ve sonunda taba rengi kumun yerden kalktığını görünce amaçlarına ulaştıklarını anladılar. Jacques Piccard, Trieste’nin camında oluşan küçük çatlak sebebiyle görevi 20 dakikayla sınırlı tuttu ve yaklaşık 3 saat 15 dakika sonra batiskaf başladığı yere, deniz yüzeyine geri döndü. Ulaşılan derinlik nihai kararla 10.916 metre olarak belirlendi, bunun 52 yıl sonrasında yönetmen ve kaşif James Cameron daha bilimsel bir araştırma için Mariana’ya indi, Cameron’ın ulaştığı nokta 10.908 metreydi. Bu iki insanlı keşif programının da ortak bir noktası vardı, her iki görevde de Rolex mekanik saat yapımcılığının temsilcisi olarak Mariana Çukuruna ziyarette bulunmuştu. 1926’da Oyster kasayı yaratan, ardından 1953’te Submariner modelini üreten Rolex, Jacques Piccard’ın dalış yapan Trieste’sinin dış gövdesine bir prototip yerleştirmişti. Deep Sea Special olarak adlandırılan bu saat 10.916 metreye kadar açık denizin basıncına maruz kalmıştı ve görev sonrasında Piccard, Rolex’e “Saatinizin 11 bin metre derinlikte de en az yeryüzünde olduğu kadar hassas çalıştığını bildirmekten mutluluk duyarım. Sevgiler, Jacques Piccard.” satırlarının yer aldığı kısa ve net bir mektup yazmıştı. Piccard’ın bahsettiği saat 2012’deki James Cameron keşfinde de batiskafın içinde yer aldı, yönetmenin kolunda ise yeni bir Rolex vardı; Deepsea Challenge adındaki özel modelin kadranında yer alan ‘12000 m’ ibaresi Mariana’nın Rolex için nihai son olmadığını gösteriyordu. Öylesine bir derinlikte Deepsea Challenge’ın karşı koyması gereken basınç santimetrekare başına bir tondu ya da basitçe 6 arazi aracının saatin üstünde yer almasına eş değerdi. Rolex kasa bütününü nitrojen alaşımlı paslanmaz çelikten üretilen ek bir halkayla korumuştu ve bu sistemin adı Ringlock’du.

Manüfaktürlerin kataloglarındaki modelleri tanıtırken kullandığı su geçirmezlik özelliğinin yaratıcısını Rolex olarak kabul edebiliriz, 1926’daki Oyster kasa mekanik saatleri su tehdidinden korumak için tasarlanmıştı, ancak onun öncesinde 1919’da Amerikalı üretici Gruen Watch Co. cep saatlerini toz ve darbelerden korumak adına kasayı koruma altına alan vidalı bir sistem geliştirmiş ve patentini almıştı, tesadüfe bakın ki Rolex de bu patentten faydalanan birkaç üreticiden biriydi. Yaklaşık 5 yıl sonrasında Hans Wilsdorf; Paul Perregaux ve Georges Peret tarafından yaratılan, kasadan dışarı uzanan dişli bir tüp üzerine vidalanan tepe koluna yönelik patenti satın aldı ve bunu henüz kimin yaptığı kesinleşmeyen bir kasayla birleştirdi. Sonuç? Oyster kasaya merhaba deyin. Dalış saatleri gibi bir sınıflandırmanın henüz ortaya çıkmasına yaklaşık 5 yıl vardı ve Oyster doğmuştu. Bir dalgıcın dalış esnasında da saat kullanabilmesi gerçek anlamda 1930’larda telaffuz edilmeye başlandı. Bu dönemde ilk adımlar Omega ve Panerai’den geldi. Omega kasayı koruyan ikinci bir parçayla tanıttığı Marine modelinin su geçirmezlik derecesini 1937’de 135 metre olarak tescil ettirmişti. Bunun bir yıl öncesinde ise Panerai sandviç kadranına radyumla kaplı indeksleri ve Radiomir ibaresini yerleştirmişti ve tabii ki bir Rolex kasası kullanmıştı. Radiomir sayesinde ordu dalış saatleriyle tanışmış oldu, Panerai modelleri İtalyanların özel birimi X Flotmas tarafından SLC’ler kullanılırken tercih ediliyordu. Bu kadar kısaltma kafa karıştırdıysa biraz daha açıklayıcı olalım: X Flotmas; İtalyan Donanmasının elit dalgıçlarının yer aldığı bir ordu birimiydi, SLC’ler ise Paneristi’lerin yakından bildiği pig’lerdi; yani insanlar tarafından kontrol edilen ve kendi başına gidenlerin aksine daha yavaş hareket edilen torpidolardı. İngilizler bunlardan birkaçını yakalamamış olsa belki de pig’ler şu an Nazilerin efsanevi silahları gibi bir sır perdesi ardında kalacaktı. Ordu için üretilen erken dönem Panerai’ler manüfaktür olmaktan çok uzaktı, kasalar Rolex tarafından hazırlanıyordu, mekanizmaların tedarikçisi zaman zaman değişse de genellikle cep saatlerinden alınan ve kol saatine uygun hale getirilen kalibrelerdi. Ancak Mussolini’nin pig’leri Churchill’in de ilgisini çekmişti. Atlantik’i geçmeye çalışan konvoylar Alman tehdidi altındaydı ve İngiltere de insanlı torpidoların bir benzerini denemeye karar verdi, ancak dalgıcın su yüzeyinde kendisini bekleyen sözde balıkçı teknelerine varabilmesi için deniz altında bir süre geçirmesi gerekliydi. Tesadüfe bakın ki bu dalgıca bir dalış saati lazımdı ancak bu dönemde bu tedariki sağlayabilecek tek atölye İtalya’daki Panerai’ydi. İngilizler de tarihleri boyunca yaptıkları bir şey yaptılar ve madem kimseden alamıyoruz o zaman biz yaparız diyerek küçük İngiliz üreticilerden saat talebinde bulundular. Albert Thomas Oliver markası 1840’lardan 1980’lere kadar aktif bir saat kasası üreticisiydi ve İkinci Dünya Savaşı’nda da İngilizlerin danışabileceği belki de tek isimdi. Oliver tamamen manüfaktür bir saat kasası üretti, %92.5’i gümüş olan materyal dalış sırasında mekanizmayı korumak için yeterliydi. Fakat Albert Thomas Oliver sadece kasa üretiyordu, İngilizlerin bir mekanizmaya da ihtiyacı vardı, İngilizler burada dönemin belki de Rolex ile birlikte en önemli mekanizma üreticilerinden biri olan Longines’in kapısını çaldı. Longines’in 27 mm’lik çapa sahip kalibresi 12.68N Oliver’ın yarattığı kasalarda kullanılmak için tercih edildi, Birleşik Krallık yetkilileri bu seçimden memnun kalmış olacaklar ki bu mekanizma daha sonra ordunun hava indirme birimi için tasarlanan saatlerde de kullanıldı.

Savaş bir şekilde sona erdikten sonra ardında yeni doğmuş bebekler bıraktı, dalış saatleri de bunlardan sadece biriydi. Yüksek saatçilik bu ufaklığı büyütmeye karar verdi, dalış saatlerinin askeri bir geçmişi vardı, bir bakıma maskülen bir algı yaratıyorlardı. Kadınlar bu imajı severdi, doğal olarak erkekler de bunu satın alırdı. Savaş sonrası kimse pig’lere binip kruvazör batırmasa da hobi ve spor olarak dalış yapmak savaş yorgunu toplumların başvurmak isteyeceği bir etkinlikti. Omega 1948’de Seamaster’ı dalış saati olarak koleksiyonuna ekledi, 1957’deki Professional ailesinden önce seri gece görüş özelliğini ön plana çıkaran bir misyona sahipti. Bunun yanında model zorlu şartların hepsine ve günlük yaşama adapte olabilecek şekilde tanıtılıyordu. Bir yerden tanıdık geldi mi bilmiyoruz ama 5 yıl sonrasında başka bir manüfaktür de yeni dalış saatini bu minvalde kelimeler kullanarak tanıtmıştı. Omega’nın ilk Seamaster’da getirdiği yenilik gece görüşünü günlük saatlere adapte etmesi değildi; İkinci Dünya Savaşı’ndaki denizaltılarda denenen ve başarıya ulaşan kauçuk contalar modelin sıcaklık değişikliklerine dirençli olması ve basınç altında su sızdırmaması için tercih edilmişti. Omega savaş sonrası daha pozitif bir atmosfer yaratırken Fransızlar geleceğe dair belki de o kadar ümitli değildi. Fransızların 1950’lerin başında ortaya çıkan yeni bir ordu birimi vardı, su altında özel görevler için eğitilen, yakın dövüş kabiliyetine de sahip uzman dalgıçlar… Tabii söz konusu dalgıçlar olunca her birine saat de vermeniz gerekiyor, Yüzbaşı Robert Maloubier ve Teğmen Claude Riffaud aklında bir dizi fikirle hayal ettikleri saati üretebilecek bir manüfaktür aramaya başladılar. Şansa bakın ki dönemin Blancpain CEO’su Jean-Jacques Fiechter dalışa çok meraklıydı. Maloubier ve Riffaud hassas, güvenilir ve dalış zamanını ölçebilen bir parça istediklerini Fiechter’e bildirdi. Bu üç istekten biri yüksek saatçiliğe yeni bir patent, diğeri ise Blancpain’e ikonik bir model kazandırdı. Blancpain tek yöne dönen bezelin patentini alarak dalış süresini basit şekilde göstermenin yolunu buldu, bununla birlikte Fifty Fathoms Mil-Spec 1 modelinin saat 6 pozisyonunda kalan ‘güvenilirlik’ alt kadranını yarattı. Şimdilerde yarısı turuncu olan alt kadranın o zamanlarda yarısı kırmızıydı ve bu yarım dilimlik alanda bir şaşma olursa Blancpain tehlike altında demekti. Yani dalış görevi risk barındırmaya başlamış oluyordu. Fakat bu kadrandaki %50’lik oran genelde şaşmıyordu, Blancpain’ler oldukça dayanıklı çıkmıştı, üstelik hepsi otomatik kurmalı kalibrelere sahipti. Pratik olmaları onları tercih edilebilir kılmıştı, üretici Amerikan Donanması’ndan da sipariş almıştı. Orduyla çalışıyor olmak Blancpain’i profesyonel olmaya itti, manüfaktür her şeyin en iyisini yapmaya çalıştı ve kısmen bunu gerçekleştirdi ve belki de aynı yıl başka bir ikon doğmasaydı Fifty Fathoms alanındaki rakipsiz lider olabilirdi. Bu dönemde Fransızlar başka bir üreticiyi daha ciddi konuma getirdi, aynı tarihlerde Tudor deneysel olarak kabul edilebilirdi, Oyster Prince Submariner da bunun canlı örneklerinden sayılabilirdi. Marka bu model üzerinde deneyebileceği bütün kurguları denedi, dediğimiz gibi Tudor denemekten korkmuyordu ve kısa süre içerisinde üreticinin dalış saati 200 metreye kadar sorunsuzca inebilmeyi başarmıştı. Fakat Tudor’un aksine Rolex daha kesin bir yola sahipti, 1953’teki Submariner’ın asıl amacı az önce de bahsettiğimiz gibi derinlik derecesiydi, model ne kadar derine inerse o kadar değerli olacaktı. Jacques Piccard sayesinde Rolex kendini bu alanda ispatladı, ardından Submariner başka bir yöne evrildi. Yıllar içerisinde model spor saatlerin sahip olması gerektiği normları belirleyen parça oldu. Kısa sürede spor saat denilince akla gelen ilk model Submariner oluyordu. Ancak pastadan pay almaya hevesli başka üreticiler de vardı, Uzakdoğulu Seiko da bunlardan biriydi. 1965’te üretici profesyonel dalış saatlerinin ligine girmeye karar verdi, insanlar dalış sporunu hobi olarak da yapmaya başlamıştı ve bu kişiler hobileri için para harcayacak sosyo-ekonomik şartlara sahipti. 62MAS, 37 mm’lik kasaya sahip bir modeldi, tarih göstergesine ve çift yöne dönebilen bezele sahipti. Üretici çok hevesle girdiği bu alanda bir hayal kırıklığı yaşadı, 150 metrelik su geçirmezlik derecesine sahip olan 62MAS’lar makul bir tasarıma sahipti, ancak teknik olarak bu form su altında kırılgandı. Japon dalgıçlar kısa sürede camın çatlaması ve yerinden çıkması gibi sorunlarla Seiko’nun kapısına dayandı, ilk deneme başarılı değildi. Seiko harakiri yerine durum değerlendirmesi yaptı, 1975’te daha sağlam bir tasarımla geldiler. 6159, 62MAS’a oranla daha farklı bir tasarıma sahipti ancak sorun yaratmıyordu. Dairesel kasalar bugünlerde Seiko’nun ikonlarından sayılabilir, 1970’lerde bu kasalarda titanyum kullanılmıştı. Kendisi şıklık anlamında Submariner, Seamaster ya da Fifty Fathoms’la yarışabilecek kapasitede değildi, ancak kadranında 600 m ibaresi vardı, üstelik helyum valfi de kullanmıyordu. Bu bir gövde gösterisi olarak algılanabilirdi, helyum valfi kullanmamak kasaya olan güvenin bir yansımasıydı. Helyum doğadaki en hafif elementlerden biri ve yüksek basınç altında mekanik saatler için sudan daha tehlikeli olabiliyor. Helyum gazı basınç altında sıkışarak kasanın içine girebiliyor, ardından saat deniz seviyesine çıktığında sıkışan helyumumuz genleşmeye başlıyor ve gaz basıncı saate hasar verebiliyor, safir camı yerinden çıkarmak bunlardan biri. Helyum valfi bu sorunu ortadan kaldırmak için tasarlanmış bir sistem, dalgıçlar derin dalışlardan sonra su yüzeyine çıktıklarında helyum valfinden gazın çıkışını sağlıyor ve böylesine bir tehdide yer bırakmıyor. Seiko’nun bu valfi kullanmaması da dediğimiz gibi üreticinin kasalarına ne kadar güvendiğini gösteriyor. Helyum valfi ilk kez Rolex tarafından Submariner’da kullanılmıştı ve bu dönemde önemli bir özellik olarak ön plana çıkmasının da doğal olarak sebebi vardı, 60’ların sonuna doğru dalış yapmak hobi olmaktan çıkıp profesyonel olmaya başlamıştı. Deniz yataklarının da çalışılacak bölge olmaya başlamasıyla burada görev alabilecek profesyonel dalgıçlar aranmaya başlandı. Bu yüzden saat üreticileri de su geçirmezlik derecesini artırma ihtiyacı duydu, Omega’nın Seamaster koleksiyonu altında yer alan Professional 600 modeli de bu sebeple yaratıldı. İlk olarak Professional 600 olarak anılan saat daha sonra Fransızca’da profesyonel dalgıç anlamına gelen ‘plongeur professionnel’ deyiminden esinle Ploprof olarak isimlendirildi. Yola 600 metrelik su geçirmezlik özelliğiyle başlayan Ploprof dereceyi önce 1000, ardından da 1200 metreye çıkardı. Derinlik artınca doğal olarak ciddiyette artmaya başladı, bu sadece Ploprof için geçerli değildi, dalış sporu genel olarak daha önemli bir hal aldı. Bunu meslek olarak yapan insanların ortaya çıkması işin bir standarda oturtulması gerekliliğini yarattı. 90’ların başında dalış sporu için ISO normları ortaya çıktı, ardından da dalış ekipmanları arasında sayılabilecek saatler için standartlar belirlendi. Bunlar arasında modelin derin denizde de su yüzeyinde olduğu kadar hassas olması gerekiyor, bu sebeple modeller 50 saat boyunca teste tabi tutuluyor. Tepe kolu ve kasa arka kapağının su geçirmezliğini test etmek adına farklı basınçlarda; sıcaklık değişikliklerini test etmek için de ani ısı değişikliklerinin yer aldığı testler gerçekleştiriliyor. Modelin şoklara karşı dayanıklılığı, gece görüş özelliği gibi birçok farklı alanda testler yapılıyor ve saat ancak bu testleri geçerse ISO normlarına uygun bir model olarak adlandırılabiliyor, daha fazla detay isterseniz eğer Google’da küçük bir ISO 6425 araması yapabilirsiniz. ISO standartları aslında bizim dalış saatlerinin içinde olduğu döngüyü de anlamamızı sağlıyor. Dalış saatleri en başında profesyonel bir amaçla ortaya çıkmıştı, ordunun talepleri üzerine üreticiler askeri operasyonlara destek veren modeller yarattı, savaş sırasında aktif olarak kullanılan dalış saatleri savaş sonrasında farklı bir kimliğe büründü. Artık işin içine hem pazarlama hem de değişen ilgi alanları girmişti, insanların yaşadığı savaş stresi unutturulmaya çalışılıyordu, bu uğraşı benimsemek için hobiler, büyüyen ekonomiyi beslemek için de pazarlama stratejileri geliştirildi. Yaklaşık 20 yıl boyunca dalış saatleri savaş sonrasındaki akıma entegre edilmeye çalışıldı. 70’lerden 90’ların sonuna kadar ise dalış profesyonel bir hal aldı; örneğin 1998’de IWC 2000 metreye kadar su geçirmezlik özelliği bulunan titanyum kasalı Aquatimer GST Automatic 2000’i tanıttı, hemen bir yıl sonra ise mekanik derinlik ölçeri de bulunan Aquatimer GST Deep One’ı. Her ikisi de muazam rakamlara ulaşabiliyorlardı ve tam anlamıyla profesyonellerdi, 1990’larda savaş durumu ortada yoktu ama denizin altı da denizin üstü kadar para eden bir yer olmaya başlamıştı. Bu sebeple ciddiyet arttı ve dalış saatleri tekrar profesyonel bir çizgiye oturdu. Son dönemlerde ise yine bir trendle karşılaştık, manüfaktürlerin hemen hepsi bir anda vintage dalış saati üreticisi olmaya başladı. Son 10 yılda hiç öğrenmediğimiz kadar çok vintage model öğrendik ve bunların güncellenen versiyonlarını. Belki bu modellerin birçoğunun hikayesi şüphe yaratabilir, ancak aralarında güvenmeniz gereken parçalar da var. Baselworld’de gerçek anlamda vintage değeri olan modellerin yeni versiyonlarını gördük; Blancpain Tribute to Fifty Fathoms Mil-Spec ile bunu yaptı. 62MAS’ın sorun çıkarmayan bir versiyonu Seiko tarafından profesyonel dalış saati olarak lanse edildi ve Prospex ailesine binen yük ortadan kalktı. Aynı şekilde Oyster Perpetual Sea-Dweller 50. yaşını yeni bir parçayla kutladı; yeni saat tıpkı 1957’deki gibi kadranda kırmızı bir Sea-Dweller yazısına sahip oldu. Yüksek saatçiliğin katıldığı son büyük fuar da gösterdi ki bir süre boyunca belki de hiç haberimizin olmadığı vintage dalış saatleriyle karşılaşacağız, bu segment şimdilerde yaşam döngüsündeki akım olma geleneğini yerine getiriyor, profesyonelleşme aşamasına geçmesi için global etki yaratacak bir olaya tanık olmamız gerekebilir. Önümüzdeki en büyük açıklık dış uzayın keşfi ancak burası kronografların ilgi alanına giriyor, derin denizleri ya da başka bir tabirle iç uzayımızı henüz tam anlamıyla keşfetmiş değiliz; o yüzden dalış saatlerinin bu dünyada yapacak daha çok şeyi olabilir.

Seyahat

VOLKANİK BİR DESTİNASYON

Aktif bir volkana komşu olma hissini her zaman yaşamanız mümkün değil, zaten bunu sürekli hale getirmek tehlike yaratabilir. Fakat Mauna Loa eteklerinde yer alan Phoenix Volcano House bu hazzı kısa süreliğine tatmanızı sağlıyor.

Kabul edelim ki seyahat sektöründe de tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi trendler oluşuyor. Artık yılın belli dönemlerinden dalışa gitmek ya da dağcılık sporunu yapmak sanıldığı kadar popüler değil. İnsanlar farklı maceraların peşinde koşuyor ve taleplerle arzlar iç içe girerek tüketicilerin seçeneklerini artırıyor. Hawaii ‘cennetten bir köşe’ klişesiyle satılmaya başlanalı çok oldu, ancak bu Hawaii’nin aslında o kadar da kötü bir repütasyona sahip olmadığını gizlemiyor. Doğal anlamda merkezin sahip olduğu birden fazla seçenek var; mühim olan onları farklı şekillerde kurgulamak ve turist akınını doğru kanala doğru yönlendirebilmek. Mauna Loa hala aktif olan ve Hawaii Yanardağlar Ulusal Parkı’nın içinde yer alan bir volkan. Kısacası kendisi o kadar da masum değil, hatta biraz tehlikeli. Ancak bu durum onu korkulan bir birey yapmaktansa cezbedici bir doğallık kalkanı altında saklıyor. Phoenix Volcano House Mauna Loa’ya komşu bir konaklama merkezi. Aynı durum kendisi için de geçerli, kışkırtıcı bir tehlike arz ediyor ama çekici kalmayı da başarıyor. 40 metrekarelik ev dağın eteklerine konumlanmış ve güneş enerjisiyle ihtiyaçlarını karşılayan bir yer. Elektrik ve internet bağlantısı güneş enerjisinden elde ediliyor, su ise yağmur sayesinde depolanıyor. İki katlı merkez kompakt bir tasarıma sahip ve eğer aktif bir volkan sizin için korkutucu değilse burası gerçek anlamda bir tatil alternatifi.

Müzayede

PERDE KALKIYOR

Sotheby’s kısa süre sonra Hollywood’un başarılı fakat gerçek hayatı gizli kalan simgelerinden Vivien Leigh’in özel eşyalarından oluşan bir seçkiyi açık artırmaya çıkaracak. Bu kişisel olmaktan ziyade Hollywood’un genelini etkileyecek.

‘Gone With The Wind’ ve ‘A Streetcar Named Desire’ gibi iki kült filmde En İyi Kadın Oyuncu Dalı’nda Oscar heykelciğini kucaklayan (1952’de A Streetcar Named Desire’da kazandığı ödülü almak için törene katılamamış olsa da daha sonrasında kendisine kavuşmuştur) Vivien Leigh Hollywood’un altın dönemlerini yaşadığı 1950’lerde ön planda yer alan karakterlerdendi. Böylesine önemli bir karakterin paylaşacağı çok fazla hikaye vardır diye düşünüyoruz; unutmayalım Sir Laurence Oliver’da Leigh’in eşiydi. Üstelik neredeyse beş yıl boyunca gizli aşk yaşadığı (Oliver o dönemde evliydi) ardından büyük bir aşkla evlendiği ve on yıl kadar evli kaldığı gelmiş geçmiş en büyük sahne ve sinema aktörlerinden biri olan Laurence Oliver’dan bahsediyoruz. Dediğimiz gibi Vivien Leigh’in gizli kalan ve açığa çıkmayı bekleyen birçok özel anı ve eşyası vardır. Sotheby’s bu yüzden önemli bir iş yaptı, 26 Eylül’de müzayede evi Londra’da neredeyse 250 lot’tan oluşan bir Vivien Leigh açık artırması düzenleyecek, tahmini değerleri 100-100.000 Sterlin arasında değişen parçaların yer alacağı bir müzayede. ‘A Streetcar Named Desire’daki peruk ve gümüş tütün kutusu, ‘Gone With The Wind’in senaryosu lot’lar arasında dikkat çeken seçkiler. Müzayede Hollywood’un başarılı fakat gerçek hayatı pek de bilinmeyen Vivien Leigh’in özel eşyalarının sergilenmesi anlamına geldiği için önemli bir yere sahip. (daha&helliip;)

Tasarım

ENTELEKTÜEL TATİL BELDESİ

Fendi’nin yeni koleksiyonu Salvador Dalí, Pablo Picasso, Albert Einstein ve David Hockney’nin yaz tatillerini hayal ediyor.

Fendi’nin İlkbahar-Yaz 2017 erkek koleksiyonunu gösterdiği defilenin mood board’unda Salvador Dalí Pablo Picasso, Albert Einstein ve David Hockney’nin yaz fotoğrafları asılıydı. Silvia Venturini Fendi, koleksiyonu “güneş ve eğlence” diye özetledi. Ve koleksiyon kesinlikle defileden sonra tatile çıkacak gibi hissettiriyordu. Mood board’daki isimlerin kıyafetlerini anımsatan look’larda pek çok çanta da gördük. Bunlar arasında Dalí eserlerini çağrıştıran çizimlerin yer aldığı modeller ilgiyi toplasa da, öte yandan çapraz askılı kübik çantalar da, oyunu klasikten yana kullanacak entelektüelleri düşünerek tasarlanmış gibiydi.

Fendi, yakın zamanda Bag Bugs aksesuar trendini başlattığından beri, bu küçük canavarların yer almadığı tasarımlar bizce daha çekici oldu. Açıkçası yalnızca formun kendini gösterdiği tasarımlar, söz konusu materyal deriyse, her zaman daha değerli oluyor. Zaten işin içine ‘trend’ nosyonu girince, durum tümüyle negatifleşebiliyor… O yüzden üç farklı rengini bulabileceğiniz yukarıdaki model, ‘her lokasyona yakışabilecek bir tavra sahip’ derken kendimizden emin bir ton seçeceğizdir. Keza bizce Einstein da buna katılırdı.

QP Seçti

PATEK PHILIPPE’İN KOMPLİKASYON TUTKUSU

Patek Philippe’in mükemmeliyetçiliğini tek bir komplikasyon üzerinden anlatmak isteseydik minute repeater’ı seçmemiz gerekirdi.

Patek Philippe’in sadece mekanik saatlere hassasiyetle yaklaştığını düşünüyorsanız manüfaktürün özel edisyonlu kitaplarını da detaylı şekilde incelemenizi tavsiye ederiz. Minute repeater birçok diğer üretici gibi Patek Philippe’in de odak noktasında bulunan bir komplikasyon. İsviçreli manüfaktür yıllar boyunca mekanizmadaki çan ve çekiçlerin doğru ya da bir başka tabirle istenilen sesi çıkarması için çaba gösterdi. ‘Patek Philippe Minute Repeater’ kitabı bu arzunun net şekilde aktarıldığı bir edisyon. Kitabın giriş yazısında dahi bir saatin minute repeater’ının Patek Philippe tarafından ne kadar farklı şekilde algılandığını hissedebiliyorsunuz. Giriş yazısından başlamak üzere teknik ve hikaye anlamında birçok detayla saat üreticileri tarafından sunulan kitapların aksi bir imaj çiziyor Patek Philippe Minute Repeater. Edisyonun ilk bölümü tamamen markanın bu komplikasyona dair hassasiyetini ve onun üzerinde ustalaşmasını anlatırken ikinci bölüm somut parçalara yöneliyor. Patek Philippe’in 1924’den 2012’ye kadar ürettiği bütün minute repeater komplikasyonlu modelleri cep saatlerinden başlamak üzere detaylı bir şekilde anlatılıyor. Üstelik kullanılan kalibreler de ayrı bir bölümde kronolojik olarak dizilmiş vaziyette, çan ve çekiçleri detaylı görmek isteyenler için güzel bir şans.

Yeni saat

PATEK PHILIPPE’İN NEW YORK GÜNDEMİ

Patek Philippe New York’taki The Art of Watches Grand Exhibition sergisinde markanın karakteristik komplikasyonlarını yeni modellerde kullanırken ikonik serilerini de limitli örneklerle tekrar sunuyor.

The Art of Watches Grand Exhibition. Patek Philippe’in 13-23 Temmuz tarihlerinde New York’ta düzenlediği serginin adı; kendisi manüfaktürün hedefini hemen belli ediyor, gayet yerinde bir isim tercihi. 42. caddedeki Cipriani’de düzenlenen etkinlik Patek Philippe’in önemli isimler tarafından kullanılan parçalarını, tarihi değerlerini ve bununla birlikte limitli üretim yeni saatlerini meraklılara sunuyor, ancak dediğimiz gibi her modelde sanatın mekanik bir izdüşümü yer alıyor, bazen de görsel hali. Patek denilince akla perpetual calendar’lar, minute repeater’lar ve sonrasında da world time komplikasyonu geliyor. Müzayedelerde karşılaştığımız klasik ve çelik kronograflar şimdilik biraz daha geri planda ve New York’ta yeni bir perpetual calendar’a da rastlamıyoruz, manüfaktür Basel’de bizi bu anlamda yeteri kadar tatmin etmişti zaten. Ancak minute repeater’lar ve world time fonksiyonu oldukça ön planda hatta bazen de bir arada. Bu komplikasyonlar aslında sıklıkla kombinlenen bir ikili değil, nadiren karşılaşıyoruz ve çoğunlukla da minute repeater aktif hale geldiğinde ikinci zaman dilimini gösteriyor. Fakat yeni Ref. 5531 bu anlamda bir fark yaratıyor. (daha&helliip;)

Yeni saat

DA VINCI SEMPATİSİ

IWC’nin 2017’deki hamlesi Leonardo Da Vinci’nin soyut değerlerini mekanik ve somut bir gerçeklikle bir araya getiriyor.

IWC’nin bu yıl SIHH için seçtiği şanslı koleksiyon Da vinci oldu. Markanın her yıl tek bir koleksiyona odaklanması kimileri tarafından kuşkuyla yaklaşılacak bir strateji olabilir ancak IWC yönetim ekibine göre manüfaktür uzun yıllardır bu planlamayla istediklerine ulaştı ve kazanırken değişiklik yapmak takdir edersiniz ki çok da akıllıca bir hamle değil. IWC’nin marketing bölümünden sorumlu olan Franziska Gsell’e göre her yıl tek bir seriye odaklanmak diğer koleksiyonları canlı tutmak için büyük bir çaba gerektirse de herkes durumdan memnun gözüküyor, sadece IWC ofislerindeki mesai saatleri bu anlamda esneklik gösteriyor olabilir. Da Vinci’ye yönelimle birlikte IWC’de dikkat çeken bir başka hamleye de yine SIHH 2017’de tanık olduk, marka kısa süre önce kadın modellerine olan hassasiyetini göstermişti ve Da Vinci’de de bu strateji devam etti. Kadınlar için üretilen 36 mm kasa çapına sahip modeller bir gerçeğin farkına varmamızı da sağlamış oldu, Engineered for Men mottosu geçerliliğini yitirmedi fakat farklı bir algı yaratma çabasına girdi. Marka uzun yıllardır maskülen modelleriyle bu deyimin hakkını tam anlamıyla verdi, ilk bakışta bu marketing söylemi risk içeriyormuş gibi gözükse de aslında bir bakıma kadın müşteriler için kışkırtıcı gözükebilirdi. Bu sadece bir ihtimaldi, şimdi baktığımızda ise bir gerçeklik olma yolunda ilerliyor. (daha&helliip;)