QP Türkiye - Leading Luxury Journal

QP, saatler konusunda dünyanın en iyi gazetecilik ve en heyecan verici canlı etkinlikleri için bir merkezdir. QP dergisinin online websitesidir.

Seyahat

TEK ODALI BİR OTEL

Başlığın herhangi bir alt metin içerdiğini düşünmeyin, çünkü tek odalı bir otel gerçekten var ve Antwerp’te ziyaretçilerini bekliyor.

2.4 metre genişliğindeki ön yüzeyiyle 17.yüzyıldan kalma bir ev Belçika menşeli mimarlık ofisi DMVA tarafından oldukça minimal bir otele çevriliyor. Minimalizm kavramı bu minvalde sadece dekorasyona ve beyaz duvarlara atıfta bulunmuyor. Zira ziyaretçi sayısı da minimumda tutulacak şekilde tasarlanan otel tek bir odadan ibaret. One Room Hotel, mülkün sahipleri tarafından tek odalı bir otel olarak hayal ediliyor. Kendi tatil evlerinden ödün vermeden, tek katını kendilerine ayırırken, tatil zamanları dışında da evin değerlendirilmesi için bir oda tasarlanıyor. Şehrin önemli duraklarından olan Grote Markt ve MAS Museum’a yakınlığını fırsata çevirmek isteyen ev sahipleri, bu küçük yaşam alanını tek odalı bir otele çevirerek harekete geçiyorlar. Giriş katından yukarı çıktığınızda bir asma kat sizi bekliyor. İkinci kata ulaştığınızda ise size özel olarak hazırlanan tek kişilik otel odanızla karşılaşacaksınız. Odanın içerisindeki bir diğer merdiven ise sizi bu küçük binanın çatı katına, terasa çıkartacak.

Farklı deneyimlerin ve mimarinin turizm sektöründeki önemli materyallerden biri olduğu konusunda hemfikir olan DMVA mimari ofisi ve ev sahipleri, yapılan bu sıra dışı otel deneyimi ile, şehri keşfetmek isteyenlerin sadece şehir ile değil, yerel binalar ile de iletişim kuracaklarını umuyorlar. Eğer siz de aynı fikirdeyseniz, yanınıza fazla eşya almadan bu tek odalı oteli deneyimleyebilirsiniz. Belirtmekte fayda var, otel tek odalı olmasına rağmen çift kişilik bir yatak sizi bekliyor olacak.

Moda

KAŞMİR SEZONUNA GİRİŞ

Oasi, Ermenegildo Zegna markası için bir koleksiyon isminden çok daha fazlası. Piedmont bölgesindeki bu koruma altındaki doğa, faunasıyla yeni bir kaşmir koleksiyonun ilhamı.

Ermenegildo Zegna bir grup olarak tanımlanmadan önce kontenjanı tek kişi ile sınırlıydı ve kendi ismini taşıyan markasını tek başına yarattı. Bu gerçek bir hikaye ve tarihi tamı tamına 108 yıl öncesine dayanıyor. Zegna 18 yaşından beri ne istediğini bilen ve harekete geçmekte hızlı davranmış bir şahsiyet. Öyle ki babası Angelo’nun bir saat ustasıyken yün dokumaya başlamasıyla o da kumaşlarla tanışıyor. Girişte bahsettiğimiz hayali doğrultusunda 1910’da Alpler’de bulunan Trivero kasabasında Lanificio Zegna’yı kuruyor. Yalnız vizyon, bugünkü ‘doğayı mahvet fabrikayı inşa et’ mottosundan bir hayli farklı. Zegna, fabrikanın bulunduğu tepelerde ciddi bir ağaçlandırma projesine girişiyor. Zegna mantalitesinde benimsenen üç prensip (uzun dönemli hedefler belirlemek, sürdürülebilirlik için aile firması olarak kalmak ve titiz bir yönetim sistemi ile etik değerleri korumak), markalaşmanın ne anlama geldiğini açıklığa kavuşturmak adına işletme derslerinde okutulacak nitelikte. Üstelik tüm bunlar ‘ekoloji’ kavramı henüz doğmamışken, çevreye duyarlı bir yaklaşımla kombinleniyor.

Oasi Zegna ise Kuzey İtalya Piedmont’da aynı ismi taşıyan doğal parkın bitki örtüsünden ilhamla yaratılmışyeni bir kaşmirk koleksiyonu. Faunadan kast ettiğimiz ise bölgenin ağaçları, ahşapları, yaprakları ve meyvelerinin renk paleti. Markanın ekoloji ile olan bağlarının köklü bir geçmişi olduğu düşünülünce bu koleksiyonun çıkış noktası da çok organik geliyor. Kaşmirler dokunurken geleneksel tekniklere sadık kalınıyor ve herşey doğasına uygun ele alınıyor. Zira Trivero’da bulunan yün fabrıkası da bulunduğu bölgenin çevresiyle uyumlu bir yapı. Oasi Zegna’daki çay yaprakları, zerdeçal çiçeği ve hint helvası otunu baz alan koleksiyon bu bölgedeki en lüks kamufle olma biçimi.

Yeni saat

TEKRAR HAVA SAHASINDA

1940’larda sadece Britanya Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin bileğinde görebileceğiniz bir modeli 2018’de kullanmak isteyenler, sizleri yeni Longines Heritage Military ile tanıştıralım.

Longines, kanatlı kum saati logosu ile havacılıkla olan bağlarını kurulduğu dönemden bu yana sağlam tutan bir marka. Nitekim 1940’lı yıllarda Britanya Kraliyet Hava Kuvvetleri için bir saat tasarlanacağı zaman da akla gelen ilk manüfaktür olma özelliğini taşıyordu. Şimdi döneme ait bu modele sahip olmak için soyunuzun Britanya’ya dayanması gerekmemekte zira marka orijinal modele sadık kalarak tasarladığı The Longines Heritage Military ile havacılık başarılarını yad ediyor. Orijinallik konusunda ise kast ettiğimiz patinaya sadık kalabilmek adına, saatin kadranına siyah damlacıkların püskürtülmesi seviyesinde bir detaycılık ve zanaatkarlık. Böylece L888.2 otomatik kalibre ile çalışan saatin, mekanizması ile tıkır tıkır işlese de pas efektiyle kullanılmışlık etkisi yaratarak vintage görünümünü tamamlıyor.

Pilot saatlerinin olmazsa olmazı minimal kasa 38.5 mm’lik bir çapa sahipken, 32.5 mm’lik inceliği ile de birebir 40’lı yıllardan kalan tasarım ölçülerini benimsiyor. Heritage koleksiyonunun yeni üyesi mode, birebir olarak Britanya Kraliyet Hava Kuvvetleri uçağında telsiz-telegraf operatörü olarak görev yapan Stanley Turner’ın saatinden ilham alıyor. Saatin bulunma hikayesi ise bir hayli ilginç. İngiliz bir koleksiyoner tarafından bulunan ve Longines’e ulaştırılan saat, Britanya Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin kuruluşunun 100. Yıldönümünü kutlamak için de markaya vesile olan bir modele dönüşüyor. The Longines Heritage Military, büyük kurma kolu ile pilotlar için kullanım kolaylığı sağlarken artık bunu vintage sever saat düşkünleri için gündelik kullanımda da gerçekleştirmekte. Eskitilmiş deri kayışın yanında aynı renk paletinden bir Nato kayışa da sahip model, gerekli kayış değiştirme aleti ile özel bir kutu içerisinde satışa sunuluyor.

1

GÜNCEL İÇERİKLER

Tasarım

WAR BETWEEN THE SHAPES

Filmleri ile görsel hafızamıza kazınmayı başaran David Lynch, Bang & Olufsen ile gerçekleştirdiği yeni iş birliği ile işitsel bir deneyim sunmakta. Tabii ki kendi stilinden ödün vermeyerek.

Başlıktaki söz öbeği David Lynch’in 1970’lerdeki çizim serisine verdiği isim. Şimdi bu çizimler yeni bir işbirliği ile Bang & Olufsen hoparlörlerini süslemekte. Bu, multidisipliner sanatçıyı Danimarkalı marka ile ilk kez buluşturan bir kolaborasyon değil. Zira 2017 yılında da ikili güçlerini birleştirip Beoplay A9 hoparlörleri için limitli bir koleksiyon hazırlamıştı. David Lynch’in filmlerinden ilham alarak yaratılan Soho’daki pop-up deneyimi, görsel ve işitsel duyulara aynı anda hitap etmeyi başarırken, Bang & Olufsen’in “harika ses ve tasarım” ilkesini wirelesss M5 compact modeli ve taşınabilir P2 hoparlörleri için başka bir boyuta taşımakta.

Lynch’in eserleri ile kaplanan Beoplay M5 ve P2 modelleri, 10 Ekim-11 Kasım tarihleri arasında “The Bang & Olufsen x David Lynch pop-up” ismi ile New York Soho’da bulunan MoMA Design Store’da satışta olacak. İlgilenenler için adresi aşağı bırakıyoruz ve koleksiyonun bir hayli limitli olduğunu da tekrar hatırlatıyoruz.

MoMA Design Store
44 West 53rd Street
NYC, 10019

Teknoloji

PORSCHE 935 SAYGI DURUŞUNDA

1978 yılının otomotiv sektörüne bakış açısını 2019’un yüksek teknolojisine uyarlamak, Porsche’nin 70. yıldönümü kutlamaları dahilindeki heyecan verici haberlerden sadece biri.

70’li yılların sonunda ve 80’lerin ilk yıllarında 24 Hours of Le Mans otomobil yarışında aldığı birinciliklerle adından söz ettiren ve takipçilerinin gönlünü kazanmayı sadece yarıştaki barışılı sonuçlarıyla değil, tasarımı ve estetik duruşuyla da kazanan Porsche 935, aradan geçen yıllardan sonra yeniden üretim bandına çıkıyor. 935 serisinin ikonik 935/78 versiyonu 77 adetle sınırlı olmak üzere satışa çıkmaya hazırlanıyor. Moby Dick takma adıyla hafızalarda yer edinen modelin gövdesi neredeyse tamamen karbon fiber destekli polimerden üretildi, bu sayede arabanın ağırlığında düşüş sağlandı. 3.8 litrelik altı silindirli motor, 935’e 690 beygirlik bir güç veriyor.

800.000 dolardan satışa çıkacak olan model şu an için hala üretim aşamasında, lakin 2019 yılının Haziran ayı itibarıyla 77 kişi içerisinde olmak için şansınızı deneyebilirsiniz.

Sanat

YÖNETMENLİKTEN KÜRATÖRLÜĞE TERFİ

Kunsthistorisches Museum, Wes Anderson ve eşi Juman Malouf için yeni bir meslek dalı bulmuş gibi görünüyor zira Kasım ayında ikili müzedeki yeni bir serginin küratörlüğünü üstlenecekler.

Viyana’da bulunan Kunsthistorisches Museum için sanatçılara part-time küratörlük pozisyonu sağlamak yeni bir hadise değil. 2012’de Ed Ruscha ve 2016’da Edmundde Wall ile başlayan bu furya için üçüncü seçim bir çiftten yana. Amerikalı yönetmen Wes Anderson ve eşi yazar Juman Malouf, Kasım ayında başlayacak Spitzmaus Mummy in a Coffin and Other Treasures adlı serginin küratörlüğünü üstleniyorlar. Çiftin görevlerinin kolay olduğunu düşünenlerin yanıldığını söylemeden geçemeyeceğiz, çünkü müzede sergilenen ve aynı zamanda deposunda bulunan dört milyondan fazla eser arasından yapılması gereken bir seçimden bahsediyoruz. 14 koleksiyondan eserler içerecek sergi Mısır, Yunan ve Roma dönemine ait yapıtların yanı sıra, Avusturya tarihinden de birçok eserin karma bir kürasyonu. Wes Anderson dünyasına ait seçki Viyana’da 28 Nisan 2019’a kadar görülebilir; sergi daha sonrasında Milano’daki Fondazione Prada’ya göç edecek.

Seyahat

ALGARVE 5 ADIMDA NASIL KEŞFEDİLİR?

Vakti zamanında El-Garb yani Batı anlamına gelen mahlası, bugünkü ismine entegre olan Portekiz’in Algarve bölgesini 5 adımda keşfetmek için noktaları birleştirme vakti.

1 Ziyaret etmek isteyeceğiniz durakların birbirine yakınlığından mütevellit, kulağa her ne kadar geniş bir zaman dilimi gibi gelse de aslında Algarve, oldukça pratik bir seyahat rotasını sizin yerinize çıkartıyor. En basit çözüm Lizbon’a uçmak. Sonra buradan araba kiralayıp -ki tırmanacağınız yüksek arazileri hesaba katarak SUV’un daha akıl karı olduğunu düşünüyoruz- ve üç saat süren yolculukla Algarve’nin en uç noktalarından Sagres’e ulaşmak. Bölgenin geri kalanına kıyasla oldukça küçük ve gelişmemiş sayılabilecek bu kasaba, lokal lezzetleri, küçük şehir hayatı ve eşsiz bir manzaraya sahip olan Cabo de São Vicente deniz feneriyle dikkat çekici. Algarve’de geçireceğiniz ilk günü, burada tanıklık edeceğiniz gün batımıyla taçlandırmanızı öneriyoruz.

2 Atlas Okyanusu ve Akdeniz’in kesişim kümesinde yaşayacağınız deneyimde, yola devam edip biraz uzağınızdaki Praia do Beliche’de denizin tadını çıkarabilirsiniz. Burası dik yamaçlara inşa edilen merdivenlerle kumsala inilen, dinginliğini koruyan oldukça keyifli bir plaj. Üstelik deniz mahsullerini en taze haliyle servis eden lokal bir restoran da burada sizi bekliyor olacak.

3 Kıyı şeridini takip edip yaklaşık 45 dakikalık bir yolculuktan sonra kendinizi Lagos’ta bulacaksınız. Burası, Algarve’nin en eski şehirlerinden birisi ve tarihi doku ilk günkü gibi korunuyor. Duvarlarla örülü old town bölgesinde şehri keşfetmek, Cataplana’nın en taze halini tatmak ya da sahilde bisiklet turuna çıkmak, denizde boylu boyunca uzanan bağımsız kayalıkları ve manzarayı izlemek… Yapılacaklar listesini daha da uzatabiliriz.

4 Özellikle Benagil Mağaraları, içindeki plajı, suyun neredeyse transparan hale geldiği ve yaşanan çöküntü sebebiyle
kendine has bir penceresi olan çeperiyle, görsel bir şölen sunuyor. Mağaraları gezmek için ufak bir tekne turu kiralamanız gerekiyor. Road trip’in son noktasında, bölgenin en büyük şehri olmasına rağmen en az ilgi gören duraklardan biri olarak bilinen Faro’dasınız.

5 Faro’yu gezmeye başladığınızda neoklasik yapıların, 13. yüzyıldan bugüne ayakta duran katedrallerle arasındaki uyumu şehir hayatına da aktardığını göreceksiniz. Ayrıca burası arabanızı bırakıp Faro’daki havalimanından dönüş uçağınıza bineceğiniz durak. Birkaç güne sığdırılabilen bir Güney Avrupa planı, ihtimaller dışında değil; aksine tahmin ettiğinizden çok daha kolay. (daha&helliip;)

Saat Kültürü

AY’DAKİ İLK ADAM

Tarihi Apollo 11 uçuşu ve Neil Armstrong’un Ay’a ilk ayak basışı. Ryan Gosling’in oyunculuğuyla bu anlar yeniden canlanırken, bizim odaklandığımız nokta Armstrong’un bilek hizasında ilerliyor.

NASA, 1964’te hızlandırdığı uzay programı dahilinde astronotlarına bu yolculukta eşlik edecek kol saati arayışına girdiğinde, üretimi gerçekleştirmek için başvuran saat markalarını birçok teste tabi tuttu. Bu müsabakanın tek galibi Omega’nın Speedmaster modeli oldu ve 1965 yılının 1 Mart günü “Flight Qualified for all Manned Space Missions” sertifikasını kazandı. Bu tarihten itibaren uzay yolculukları denildiğinde akla sadece Omega geldi. Günümüzde hala uzay uçuşlarında kullanılan model, 69 yılında Apollo 11 uçuşunda da Neil Armstrong’un bileğindeydi.

“First Man”, Damien Chazelle yönetmenliği ve Ryan Gosling başrolünde Neil Armstrong perspektifinden bu hikayeyi anlatırken 1969’da bilinmezliğe doğru bir yolculukta Armstrong, bileğinde Dünya’daki zaman mefhumunu hatırlatmak ve ölçüm yapabilmek için Speedmaster’ı taşıyor. Omega’nın film için çekim aşamasındayken dönemine uygun modelleri tedarik etmesi ise “First Man”i ilginç kılan detaylardan. Filmde Neil Armstrong’un Apollo 11 yolculuğu sırasında taktığı Speedmaster ST 105.003, uzay aracındaki diğer astronotların kullandığı Speedmaster ST 105.012 ve Armstrong’un günlük hayatında kullandığı 1954 model Omega CK 2605 ve ayrıca yolculuğa hazırlanırken kullanılan Omega Stopwatch farklı sahnelerde boy göstermekte. Film 19 Ekim’de vizyona giriyor, saatleri beyaz perdede yakından görmek isteyenlere duyurulur.

Fotoğraf kredisi: Sırasıyla Speedmaster ST 105.003, Speedmaster ST 105.012 ve Omega CK 2605

Teknoloji

E TYPE’IN GERİ DÖNÜŞÜ

Dünyanın en güzel otomobili olarak nitelenen Jaguar E-Type, güzellik kavramını yüksek teknolojiyle birleştirerek yeniden huzurunuza çıkmaya hazırlanıyor.

19 Mayıs 2018 tarihinde, İngiliz Kraliyet Ailesi’nin yeni üyesi Meghan Markle, Prens Harry ile birlikte katılacakları özel davete doğru yol alırken, vakti zamanında Enzo Ferrari’nin ‘Dünyanın en güzel otomobili’ diyerek övmekten çekinmediği Jaguar E-Type onlara eşlik ediyordu. 1968 yılında üretilen Roadster modeli üzerinde gerçekleştirilen projeyle tamamen elektrikli bir modele çevrilen ve Jaguar E-Type Zero adını alan tasarım, yenilenen özellikleriyle tüm dikkatleri üzerine çekiyor. Karbon salınımı yapmayan bu modelde 225 beygir güç üreten bir elektrik motoru başrolde, tek seferde 270 kilometrelik bir menzil vadediliyor, 0’dan 100km’lik hıza ulaşma süresi 5.5 saniye olarak belirleniyor. LED teknolojisinden faydalanan aydınlatmalar tasarımdaki ufak değişiklerden biri, tabii bu klasik tasarımda göze çarpan tek sıra dışı detay, aracın merkezine yerleştirilen dijital ekran oluyor.

Bu özellikler doğrultusunda ve Kraliyet Ailesi’nin çıktığı kısa yolculuktan sonra, Monterey Otomobil Haftası’nda sergilenen Jaguar E-Type Zero, tahmin edildiğinden çok daha fazla ilgi görüyor. Bu ilgiyi gören ve artıran ise Jaguar’ın kendisi oluyor, zira yapılan açıklamaya göre E-Type Zero, üretim bandına çıkartılıyor. Reborn projesi kapsamında hali hazırda satışa sunulan klasiklere ek olarak, elektrikli modelin de 2020 itibarıyla satışa sunulacağı haberi marka tarafından bildiriliyor. Henüz fiyat aralığı bilinmeyen bu model için, koleksiyonerlere ve modern klasikleri şehir hayatına adapte etmek isteyenlere için beklemede kalmalarını öneriyoruz.

Sanat

PENN VE TUVAL İLİŞKİSİ

Irving Penn’in moda fotoğrafçısı olduğu konusundaki iddialarınızı duyar gibiyiz, lakin kendisi 20. yüzyıl sanatına bir dönem yaptığı resimler ile de katkıda bulunmuş bir isim. 13 Ekim’e kadar sanatçını bu yönünü New York’ta keşfedebilirsiniz.

Irving Penn’in dünya çapında yüzlerce fotoğraf sergisi gerçekleşmiş olsa da sanatçının ilk resim sergisi 2018 yılında içinde bulunduğumuz şu günlerde New York’ta gerçekleşiyor. Fotoğrafçı kimliği ile tanınan Penn’in kariyerine aslında çizim ve resim ile başladığı, henüz genel geçer bir bilgi olarak yer etmemiş durumda. New York’taki Pace Gallery ise bu bilgiyi yaymak için sanatçının resimlerinden oluşan bir sergiye 13 Ekim’e kadar yer veriyor. Sanatçının 1980’lerden 2000’lere kadar yaptığı “mixed-media” resimlerine yer verilen kürasyon, Penn’in 90 yaşına kadar sürdürdüğü kreatif başarısının gizli kalmış örneklerinden oluşuyor.

Penn’in resimlerinde materyal, form ve renkler ile yaptığı deneysel çalışmalara, Henri Matisse, Giorgio Morandi ve Fernand Léger gibi isimlerden ilhamlar eşlik ediyor. Soyut resimler, sanatçının fotoğraflarında kullandığı güçlü karakterleri gereği benzer bir teknik ile oluşturuluyor. Kolaja benzer birçok katmandan oluşan işler, sanatçının fotoğrafladığı nesnelerin üstünden sulu boya, mürekkep, kum ve bazen arap zamkıyla geçmesiyle yaratılmakta. Sergiye ek olarak Irving Penn Foundation’ın Pace ve Pace/MacGill galerileri ile bu seçkiden hareketle sanatçıya dair bir katalog da hazırladıkları bilinmekte. Katalogda ayrıca sergini küratorü ve yazar David Campany’nin sanatçıyla ilgili makalelerine de yer verilirken, seçkide yer alan 30 işin de detaylı bir analizi yapılıyor. Olur da sergiyi kaçırırsanız, kataloğun benzeri bir görev göreceğini aklınızda bulunmalı.

QP Seçti

TILDA SWINTON’IN KÜTÜPHANESİ

Takdir edersiniz ki oyuncunun şahsi kütüphanesinden bahsetmiyoruz, ancak onun küratörlüğünde şekillenen bir kütüphanenin Londra’nın yeni kokteyl ve çay barı Teatulia’da olduğunu müjdeliyoruz.

Londra’nın soğuk bir sonbahar gününde size vadedecekleri arasında artık çay bazlı kokteyller, Tilda Swinton’ın kitap seçkisi ve rahat koltukların bulunduğu bir cafe var. Teatulia, Covent Garden yakınlarında sıradan değil gerçekten güzel zaman geçirmek için ziyaret edilebilecek en yeni destinasyonlardan. Şehirdeki bir diğer dikkat çekici durak olan Dishoom ile, aynı firma tarafından tasarlanmasından mütevellit benzer bir dekorasyon diline sahip mekan, bu atmosferi evinde de yaratmak isteyenler için mekanı ön plana çıkartan özel çaylarını satışa sunmayı da ihmal etmiyor.

Odak noktamıza dönecek olursak; Tilda Swinton için kitap ve çay ritüelinin ayrılmaz bir ikili olduğu gerçeğini aklımızın bir köşesinde tutarak, Teatulia’daki kütüphanenin kürasyonu için gelen teklifi kabul etmenin zor bir karar olmadığını biliyoruz. Bu yüzden Teatulia’nın bir duvarı oyuncunun favori kitaplarıyla doldurulmuş boydan boya bir kütüphaneyle kaplı. Teatulia’da sadece markanın kuzey Bangladeş’ten elde edilen çay yaprakları ile demlenen çaylar ve çay bazlı kokteyller servis edilmekte. Şimdilik menüde 6 adet çay bulunmakta. Hava karardığında ise kitaplara eşlik edecek kokteyller menüye ekleniyor. Kitaplarının sayfalarını çevirebileceğiniz isimler arasında ise Zadie Smith ve Teju Cole bulunuyor. Frieze 2018 sonrası şehirde kalanlar için adresi aşağıya ekliyoruz.

36 Neal St, Londra WC2H 9PS, İngiltere

Sanat

PRIMA DONNA FRIEZE MASTERS’DA

Opera sanatçısı, aktris, performans sanatçısı, şair ve ressam. Semiha Berksoy hayatını tek bir titre sığdıramayan bir kreatif güce sahipti. Şimdi ressam yönü Londra’da Frieze Masters tarafından kutlanıyor.

Öncelikle bu sergiyi görmek için elinizi çabuk tutmanız gerektiğini baştan belirtmemiz gerekiyor. Zira Frieze Masters 2018 kapsamındaki 4-7 Ekim tarihinde görülebilecek bu sergi, Londra’ya spontane bir hafta sonu seyahat planı yapmayı gerektiriyor. Galerist ve Vigo Gallery işbirliğinde Frieze Masters’da “Spotlight” bölümünde sergilenen Berksoy resimleri, spesifik olmak gerekirse G15 isimli booth’da. Yaratıcı kariyerine 21 yaşındayken Türk sinemasının ilk sesli filmi “İstanbul Sokakları” ile başrolde başlayan Berksoy’un resim ile bağı ise çok daha genç yaşlarına dayanmakta. Aldığı sanat eğitimi ile birlikte vizyonunu erken yaşlarda genişleten sanatçı, görsel bir günlük tutmak adına resim yapar. Bu da kendi hayatından kesitleri sıkça tablolarında bizim ile paylaştığı anlamına gelir.

1969 yılında ilk solo sergisini düzenleyen Berksoy, uluslarası bir ressam olarak tanınmaya ise Robert Wilson, Rosa Martinez ve Omar Kholeif gibi isimlerin sanatçıyı Venedik ve Şangay Bienallerinde temsil etmeleri ile başladı. Frieze Masters kapsamındaki kürasyon ise Berksoy’un görsel ve opera pratiği arasındaki ilişkiyi çözümlemeye olanak veren ve ünlü işlerinden bir seçkiden oluşuyor. Resimlerinde opera ve oyunlardan sevdiği karakterler ve sahneler ayrıca kişisel hayatından travmatik bazı olaylara da yer vermeyi seven Berksoy’a ait resimleri görmek için Londra’ya uçmaya değeceğine emin olabilirsiniz.