QP Türkiye - Leading Luxury Journal

QP, saatler konusunda dünyanın en iyi gazetecilik ve en heyecan verici canlı etkinlikleri için bir merkezdir. QP dergisinin online websitesidir.

Teknoloji

RETRO VE BİLİNÇLİ PEDAL SİSTEMİ

Aklınıza gelen klişe pedallı bot imajlarını unutun. Beau Lake, Kanada tasarım felsefesi ile tasarlanmış lüks Runabout’u huzurlarınıza sunar. İnsan gücüyle çalışan bu bilinçli tasarım 50’lerde İtalya’da tasarlanmış bir modelden ilham alıyor.

Pedallı botlar, çoğunlukla yunus kılıklarına giren ve tasarım nosyonu konusunda yetersiz olan bir yaz aktivitesini hatırlatırlar. Denizin üstünde bisiklete binme hissiyatı güzeldir ama dış görünüşe tümüyle önem vermemek takdir edersiniz ki QP ekibi için olanaksız. Runabout ise Kanadalı marka Beau Lake’in bu konuya çare ürettiği en yeni tasarım. İnsan gücüyle çalışan Runabout, markanın ortağı Paul Lavoie’nın 1950’lerden kalma İtalyan “pedalo”sundan referanslar taşıyan ahşap ponton ve maun ağacından oturma düzeneklerine sahip.

Canlı renkli klişelerdense rafine nötr tonları benimseyen Runabout, çevresindeki doğaya ve mimariye uyumlu haliyle ilgi kaynağı oluyor. Markanın tasarım direktörü Lee Kline’ın 1950 ve 60’lardaki pedallı bot prototiplerini inceledikten sonra senteze ulaşan bir tasarım söz konusu. Çevreye duyarlı tasarımların her zamankinden daha çok ilgi gördüğü günümüzde, ilgi çekmesi kuvvetle muhtemel yaz alışverişlerinden biri olabilir. Retro hissiyat veren deri ile kaplanan oturma düzeneği ile bu, şimdiye kadar gördüğünüz en şık versiyon olabilir.

Seyahat

İŞİN MUTFAĞINDASINIZ

Royal Academy of Art London, yenilenen tavrıyla onu ziyaret etmeniz için daha çok bahane sunuyor. Londra’da güzel bir yaz gününü, birkaç farklı aktiviteyle tek bir lokasyonda geçirmenin pratik yolunu keşfetmek için okuyun.

Royal Academy of Art London, kuruluşunun 250. yıl dönümünde, yenilenen kampüsü ve mimarisiyle Londra’da sanata daha geniş alanlar açıyor. Kampüs içerisinde renove edilen sergi alanlarıyla, Royal Academy’nin arşivindeki tarihi eserler, ilk kez ziyaretçilere açık hale getiriliyor. Küratörlüğünü akademisyenlerin üstlendiği bu yeni alanda, Michelangelo, Constable ve Gainsborough’ya ait eserler görmeye hazır olun.

Yenilenen mimariyle birlikte, Londra’nın göz aşinalığı yaratan tuğla fasadına modern bir dokunuş ekleniyor. Royal Academy’nin iki ayrı binası, modern ve minimal bir yapıyla birbirine bağlanıyor ve yaratılan yeni mekan sadece sergi alanı olarak kullanılmıyor. Zira Royal Academy of Art’ı ziyaret etmek için artık başka sebepleriniz de var. Royal Academy Café, iki genç mimar tarafından tasarlanıyor ve akademinin Burlington House binasındaki zemin katına konuşlanıyor. Yine akademisyenlerin süzgecinden geçen eserler, cafenin duvarlarını süslüyor. Royal Academy’yi sosyal bir ortak alan haline getirmek üzerinden ilerleyen proje, dinamik ve hayat dolu bir alan sunmayı planlıyor. Pratik bir kahvaltı, güzel bir iş yemeği ya da akşam iş çıkışında içeceğiniz birkaç kadeh için Royal Academy Café aradığınız yeni mekanınız olabilir.

Yaz aylarında dört duvar içerisinde kalmayan cafe, sokağa ve bahçeye taşıyor. Bahçeye yerleşen kiosktan atıştırmalık lezzetler, dikkatinizi çekecek dergiler ve Royal Academy’nin kültürel faaliyetlerine dair broşürler temin edebileceksiniz.

Yeni saat

KADRAN TRANSFERİ

A. Lange Söhne’nin “1815 Tourbillon” modelinde stop-seconds mekanizması ile sıfırlama butonunu birleştirdiği haberi dört yıl öncesine dayanıyor. Bugünkü konumuz ise modelin kadranının metalden beyaz emayeye transfer olduğu yeni modeli.

Bu özel edisyona dair bilgi birikimimizi paylaşmadan önce modele dair küçük bir hatırlatma ile girizgahı yapmak isteriz. 1815 Tourbillon, dört sene önce markanın stop-seconds ve sıfırlama butonu fonksiyonlarını birleştirdiği ilk modeli olmuştu. Bu patentli mekanizma, saatin bir saniyelik hassasiyetle durdurulup yeniden kurulmasına olanak veriyordu. Modelin kasa tercihi platinden yana olurken kadranı ise metalden meydana gelmekteydi. Şimdi ise sadece 100 adet modelde bu tasarımın beyaz emaye kadranlı versiyonuna sahip olmak mümkün.

1815 Tourbillon, geleneksel zanaatkarlığın modern mikro-mekanikler ile girift yapıda olduğu bir model. Markaya sorarsanız da ilk bakışta komplekslik seviyesini neredeyse yeteri kadar belli edememekte. Ta ki gözünüz 6 yönündeki “one-minute tourbillon”a takılana dek. Mekanik hassasiyet konusunda ise safir-kristal kasa arkasında işleyen kalibre L102.1’i bir süreliğine izlemek yeterli. Kesin bir bilgi aktarımı yapmak gerekirse, 39.5 mm’lik platin kasaların 1’den 100’e numaralandırılmasıyla ortaya çıkan hissiyat, “bu saate sahip 100 kişiden biri olmanın verdiği ayrıcalık” şeklinde tanımlanabilir. Her kadran üretimi için gereken 30 adımlık sürece, bu modelle eklenen 12’nin özel olarak kırmızı ile renklendirilme aşamasını da kapsamakta. Mavi-metal ibreler, Arabik rakamlar ve kadranı çevreleyen ray şeklindeki dakika indeksi ise 19. ve 20. yüzyıllardaki cep saatlerine münhasır özelliklerin modele yansıması. Siyah krokodil derisi kayış da markaya özgü vintage hissiyatını tamamlamakta.

1

GÜNCEL İÇERİKLER

Tasarım

YENİDEN SHELL CHAIR

İskandinav tasarım anlayışının temel taşlarından biri olarak görülen Hans Jørgensen Werner, Shell Chair’in yeni yorumuyla tekrar gündemde. Üstelik bu kez tasarıma ekstra değer ekleyen ekip, Zaha Hadid’in perspektifini yansıtıyor.

Modern klasiklerin farklı yorumlara tabi tutularak yeniden hayatımıza dahil oluşu, özellikle son zamanlarda tasarım dünyasının en güçlü oyun alanlarından biri haline gelmiş durumda. Bu disiplinin güçlü isimlerinden Zaha Hadid Architects, Hans Jørgensen Werner’in ikonik sandalye tasarımı Shell Chair CH07’yi, kendi tasarım süzgecinden geçirerek yeniden yorumluyor.

1963 yılında Werner tarafından tasarlanan Shell Chair, satışa sunulduğu yıllarda, dönemin en sıra dışı ve lüks tasarımlarından biri olarak görülüyordu. Üretim esnasında harcanan efor, fiyat-performans endeksi incelendiğinde ortaya çıkan yüksek fiyat etiketi, Shell Chair’in yakalayacağı popülariteye engel teşkil ederken Werner bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için pratik ahşap işçiliği yöntemleri geliştirerek tasarımı daha uygun bir fiyata satışa sundu. Yıllar önce gerçekleşen bu değişimden sonra bugün Zaha Hadid Architects, aynı tasarımı mermer ve karbon fiber kullanarak yeni bir bakış açısıyla sunuyor. Mermerin mümkün mertebe gelebileceği en ince hali, birden çok deney ile ölçümleyen ekip, proporsiyonları ve tasarımı aynı tutmak kaydıyla, materyali değiştiriyor. Mermerin ağırlık noktalarına destek gereken noktalarda devreye giren karbon fiber, hem dayanıklılığı artırıyor hem de farklı materyallerin sıra dışı uyumuna örnek teşkil ediyor. Tasarımcılar, işin teknik kısmına gelindiğinde, London menşeli mühendislik firması AKT-II ve Westminster Üniversitesi ile bir araya geliyor.

Moda

007 KODLU MAYOLAR

Orlebar Brown’un yeni tasarımlarını üç kelimede özetlememiz gerektiğinde üstteki başlık yeterli oluyor. Markanın EON Productions ile yaptığı yeni işbirliği sayesinde farklı Bond karakterleriyle deniz sefası yapmanız mümkün.

Limitli sayıda üretilen koleksiyon kafilesine Orlebar Brown da katıldı. Yaz sezonuna uyarladığımız işbirlikleri haberlerinde bu hafta konumuz markanın EON Productions ile birlikte oluşturduğu “007” koleksiyonu. Tahmin edebileceğiniz üzere James Bond ile süslenen dört mayo modelinden bahsetmekteyiz. Her birinde farklı karakterler ve senaryolar var zira tasarım sürecinde ayrı dönemlerin arşiv görsellerinden referans alınmış. Mavi, arka planda sabit olsa da 007 Dr. No , Thunderball, You Only Live Twice ve Live ve Let Die adını taşıyan mayoların üzerinde bu filmlerden sahneler var. Sinema lobilerinden sonra mayoları da kaplamaya karar veren illüstrasyonlar, kaliteli bir terzicilik anlayışıyla buluşuyor. Böylece klasik mayoların da eğlenceli tasarımlara sahip olabileceğine dair iyi bir örnek teşkil ediyor. Markanın Classic Bulldog modelini tamamlayan desenler, yüzde 100 hızlı kuruyan polyesterden yapılma ve makinede yıkanma özelliğine sahip. Favorimiz ise yukarda görmüş olduğunuz üzere, Sean Connery’nin SPECTRE ajanıyla denizaltında mücadelesinden bir kareyi tasarıma taşıyan “Thunderball”dan. Filmin en iyi görsel efekt dalında Oscar almış olduğunu da genel kültür bilgisi olarak buraya eklemiş olalım.

Teknoloji

CROSS COUNTRY ZİRVESİ

Bu klasmanda Volvo’nun eline su dökebilmek zor çünkü marka, V90 CC ile tasarım ve fonksiyonellik başlıkları altında araba yolculuğuna çıkmak için ajandanızı boşaltmanıza yol açıyor.

Otomobil markalarının internet sitelerinin aksine Volvo, sizi teknik detaylarla boğmaktansa (sürücülerin duygularıyla empati kurduğu için olsa gerek) işin mekanik boyutuna farklı açılardan bakmanızı sağlayabiliyor. Bu yüzden bizden de teorik açıklamalar dizesi beklemeyin; modeli anlamak için markanın yolundan gitmenin daha doğru olduğuna inanıyoruz. Uzun adıyla V90 Cross Country, bahane kabul etmeyen bir model. ‘Hava kötüymüş, yollar bozukmuş’ türünden söylemler onun için yetersiz. Hiçbir şartta yüz üstü bırakmama konusunda son derece kararlı olan otomobil, İskandinav vizyonu ile birleştiğinde, takdir edersiniz ki hakkında uzun uzun konuşmayı gerektiriyor. Modelin güven hanesine ekstra puanları ekleme mevzusu, büyük tekerlekler ve artırılmış yerden yükseklikle başlıyor. Eğim iniş kontrolü ve dört tekerlekten çekiş özellikleri de bu hissiyatı destekliyor. Sürüş modlarındaki çeşitlilik ise akıllı otomobil devrinde sizi detayları düşünmek zorunda bırakmayan bir teknoloji. Yani Comfort, Eco, Dynamic, Off-Road veya Individual olmak tümüyle size kalmış. Rafine İsveç tasarımı, geniş iç mekanda açığa çıkarken Cleanzone sistemi ise sağlığınızı düşünme noktasında aktive oluyor. Parçacıkları ve kokuları filtre eden bu sistem, kirli madde düzeyi yükseldiğinde hava girişlerini kapıyor. Ve aslında ‘güvenli sığınak’ hissiyatını başka bir boyuta taşıyor. Referans noktası tümüyle hümanist bir perspektifle ilerlediği için V90 CC bizim dilimizden de anlıyor: Drive-E, Sensus ve IntelliSafe işlemcileri tümüyle hayatınızı kolaylaştırmak için programlanıyor.

Seyahat

MAYA UYGARLIĞININ YENİ MİRASI

Maya kültürünü ve bu medeniyetin mimari tavrını günümüze taşıyan Punta Caliza, duymaya aşina olduğunuz Meksika deneyimine yeni ve dingin bir boyut getirmeye hazır olan bir butik otel.

21 Aralık 2012 tarihinde kıyametin 13:11 saatinde kopacağını ve dünyanın sonunun geleceğini söyleyen Maya takvimi, söz konusu kehaneti içeren iddialarından en az etkilenecek bölgeler olarak İzmir’in Şirince köyünü ve Fransa’nın Bugarach kasabasını işaret ediyordu. Bu varsayımın tutmadığı gerçeğini bir kenara bırakırsak, ileriki herhangi bir tarihte de meydana gelme ihtimalini sıfıra indiren, en azından içimizde böyle bir istek uyandıran yapıyla tanışmaya hazır olun. Zira Meksika’da şekillenen ve Maya kültürünün en güzel tarafını yansıtan otel, bu uygarlığın mirasını günümüz mimarisine taşıyor.

Meksika’nın Guadalajara şehrinde faaliyet gösteren Estudio Macías Peredo mimarlık ofisi, ülkenin kuzeyinde yer alan Holbox Adası’nda, bölgenin antik Maya kültürünü yansıtan binalarından ilham alarak modern bir mabet inşa ediyor. Hotel Punta Caliza, araba kullanımının yasak olduğu ve sadece feribotla ulaşılabilen, sessiz ve ancak bir o kadar da revaçta bir destinasyonda konuşlanıyor. Özellikle yaz aylarında Holbox’a uğrayan zararsız köpekbalıkları, bu izole adayı ön plana çıkartıyor. Burayı ziyaret etmek için daha iyi ve güvenli bir bahane olarak ilgimizi çeken Punta Caliza, Yucatán Peninsula bölgesindeki Maya kültürüne ait mimariden etkilenen, 12 odadan oluşan sıra dışı bir deneyim sunuyor. Her odanın kendine ait havuzu, kanallar yardımıyla birbirine bağlanıyor ve ortaya modern, minimal ve size özel bir vaha çıkıyor. Maya uygarlığının mimariye mirası olan ‘chukum’ yani kireç taşı ve Chukum ağacı reçinesini harmanlayan karışım, Hotel Punta Caliza’ya tarihi ve sade bir duruş katıyor. Yaz tatilinizde yeni bir deneyime açılmak isterseniz, Holbox Adası’nı haritada işaretlemenizi öneriyoruz.

QP Seçti

SERİN ISINMA

İnce yorganlardan pikelere geçmenin zamanı geldi de geçiyor. AP.C markasının tasarlamaya doyamadığı vintage esintili pikelerin 14. sezonunda yine yeniden koleksiyonu evlerimizde görmek istiyoruz.

Vintage mağazalarda görmeye alışık olduğumuz patchwork pikeleri yazlık evlerle özdeşleştirmek, sezona ait bir dekoratif unsur olarak incelenmeyi gerektiriyor. Bu esnada A.P.C’nin 2018’de 14. kez yataklarımızın üstünü süslemek üzere tasarladığı pike ve yastık koleksiyonundan görseller aklımızı çeliyor. Artık sadece bit pazarlarında mağazalarda değil; Paris’in en hip alışveriş sokaklarından da edinebileceğiniz bu geleneksel tasarımlar A.P.C özelinde güncelliğini geometrik baskılarla koruyor.

Eve sıcaklık katan bu el yapımı pikelerin ardında ise markanın kurucusu Jean Touitou ve tasarımcı Jessica Ogden var. “Pikeler doğaları itibariyle bana geçmişi hatırlatıyor.” diyen Touitou, 14. sezonda zikzak ve geometrik şekillerden aldığı ilhamı Jessica Ogden ile paylaşınca sonuç üstte görmüş olduğunuz tasarımlara evriliyor. 370-955 dolar fiyat aralığındaki farklı ebattaki tasarımları tamamlayan yastıklar da koleksiyonda mevcut. Sürdürülebilirlik adına, A.P.C hazır giyimden kalan kumaşları kullanan ve pikelerde patchwork etkisi yaratan Ogden: “Çömlekçilik antikitede ne kadar önem taşıyorsa, pikeler de güncel tarihte o denli itibar sahibi.” sözleriyle, markanın vizyonunu ev ürünlerine de yansıtmanın özel yolunu buluyor. Alman-Amerikan sanatçı Josef Albers’in işlerinden referanslarla tamamlanan tasarımlar, Ogden’in formu rengin önüne koymasıyla özgünleşiyor. Tasarımları evine davet etmek isteyenler için, markanın internet sitesini ziyaret etmelerini öneriyoruz.

Sanat

YUGOSLAV BRÜTALİST KİMDİR?

MoMA, Amerika’yı eski Yugoslavyalı mimarlar ile tanıştırma faslında biraz geç kalsa da “Toward a Concrete Utopia: Architecture in Yugoslavia, 1948-1980” sergisi arayı kapatacak gibi görünüyor.

Yugoslavya dağılalı çok oldu ama 1943–1992 döneminden kalan mimari yapıların bazıları hala ayakta ve brütalizmin en çarpıcı örneklerini oluşturmakta. Kapitalist batı-sosyalist doğu arasında sıkışmış olan Güney Slavistan nam-ı diğer Yugoslavya mimarları da kendilerince bu tezatlıktan beslenmenin bir yolunu bulmuşlar. Sosyalist mimari ile batının önermelerinden yola çıkıp gökdelenlerden referansla kendi dillerini brütal bir referansla oluşturmuşlar.

Brütalist “social-condensers” olarak adlandırılan bu mimari akımın, radikal farklılık ve hibrid görüşlere bir manifesto şeklinde ortaya çıktığı bilinmekte. Yugoslavya’nın kuruluşundaki idealizmin bir nevi mimariye yansıması olarak kabul edilebilecek hareketin en güzel örneklerini şimdi New York Museum of Modern Art’taki “Toward a Concrete Utopia: Architecture in Yugoslavia, 1948-1980” adlı sergide görmek mümkün. Sosyalist ülkenin önde gelen mimarlarının uluslararası izleyiciye takdim edildiği seçkide, göz ardı edilen bir dönemden fotoğraflar müzeyi süsleyecek. Günümüzde bu yapılar sadece Yugoslavya’yı değil; tüm dünyayı etkisi altına almış durumda. (daha&helliip;)

Tasarım

BREZİLYA’NIN FRANSA ÇIKARTMASI

Modernizm ve özgürlüğün Latin Amerika’ya dokunduğu döneme tarihi bir açıdan bakmak yerine, tasarım süzgecinden geçirilmiş, ikonik parçaların öncülüğünde Brezilya’yı keşfetmek üzeresiniz.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan Soğuk Savaş döneminde, Brezilya’nın tasarıma olan bakış açısı baştan sona değişiyor. Modernist bir algının hakimiyet sürmeye başladığı topraklarda, söz konusu devrimin şüphesiz en önemli isimlerinden birisi, sadece tasarımla sınırlı kalmayıp şehir hayatını da yeniden yorumlayan ve mimariyi katalizör olarak kullanarak eşitliği halka indirgeyen Oscar Niemeyer oluyor. Bu süregelen dönüşümün izleri, ilk meyvelerini mobilya tasarımında vermeye başlıyor.

Okyanusun karşı tarafında, bu akımdan oldukça etkilenen Galerie Chastel-Maréchal’in kurucusu Aline Chastel, Fransa’nın bu rüstik tasarımları yeteri kadar takdir etmediğinden dem vururken, ortaya ‘Modernity of Brazilian Design from 1950 to 1980’ sergisine ait fikirler ortaya çıkıyor. Sergio Rodrigues, José Zanine Caldas gibi isimlere ek, Soğuk Savaş döneminden uzaklaşmak ve yeniden inşa edilen bir yaşam alanında yeniliğin öncüsü olmak isteyen Giuseppe Scapinelli ve Jorge Zalszupin’in de mobilya tasarımlarının yer alacağı seçki, toplamda 21 eser sergiliyor olacak. Brezilya’nın doğasından faydalanan, bu yüzden farklı ahşap çeşitleri etrafında şekillenen mobilyalar, Güney Amerika’nın farklı ilham kaynakları ile şekilleniyor ve ikonik hale geliyorlar. (daha&helliip;)

Trend

BİR TÜR HİDROLOJİ

Endüstriyel detaycılığın son noktasındayız: Saate bakmadan kayıştan maison’ları tahmin edebiliyoruz. Peki bu tanınma stratejisi spor markalarından tanıdık geldi mi? Luminor Submersible 1950 özelinde inceleniyoruz.

Geçen yıl SIHH fuarında Panerai’nin Luminor Submersible 1950 modeliyle dağarcığımıza eklediğimiz BMG-Tech, paslanmaz çeliğe göre daha hafif ve de dayanıklı bir materyal. Ama biz bu olayı vakti zamanında yeteri kadar inceledik. Şu an konumuz, gemi penceresini andıran bezeli, okunaklı indeksleri ve lacivert kadranını diğer Panerai’lerden ayrıştıran esas öge olan akordeon biçimli kayışı. Dalgıçların koluna takılan saatleri refere eden bu özgün element, Panerai’yi kesinlikle su altı kategorisinde iddialı kılıyor. Çünkü tasarım, markanın İtalyan donanması geçmişine hiç gönderme yapmadan, gayet mutlu bir balık adam tatilinde kullanılacak kadar çağdaş gözüküyor. (daha&helliip;)

Dosya

CLUB ANGLO-SAXON

34 Montagu Square, zamanında Ringo Starr’a, Jimi Hendrix’e, Paul McCartney’e ev sahipliği yapmış olabilir fakat artık bir bespoke uzmanının, İngiliz giyim duayenleri ile ‘modaevi’ kavramını maskülen dünyaya uyarladığı adres.

Manchester’da geçen öğrencilik yıllarında, hafta sonlarında çalıştığı giyim mağazasında hazır pantolonların uzun bacaklarına istediği gibi oturmamasıyla başlar Mason & Sons’s kurucusu David Mason’ın özel dikim ihtiyacı ve merakı. Zira hazır parçalar, idealindeki duble paça kıvrımlarına izin vermemektedir. Böylece patronundan gizli, çalıştıkları terziye ölçülerini aldırıp artık kumaşlardan kendi seçtiği desen ve renklerle hayalindeki ilk duble paça pantolonunu yaptırır. İş yerinde diktirdiği tasarımı büyük bir gururla giyerken bu özgün stil ve kesim, müşterilerin de dikkatini çeker; hatta çok beğenilir. Kısa süre içinde iş çıkışlarında mağazanın köşesinde gizlice buluşup ölçülerini veren bu beyefendiler, Bay Mason’un bespoke serüvenin başlangıcını ve dolayısıyla ilk müşterilerini oluşturur. Pantolon tasarımlarını, ceket ve takım elbiseler takip eder. Zamanla arkadaş çevresine de sıçrar bu akım; diktiği takımlar kendisinden önce, yeni mezun arkadaşlarının üzerlerinde gider Londra’daki iş görüşmelerine. Gözü yükseklerde olan her terzi gibi, David Mason’ın da hayalinde hep Londra Savile Row’da film yıldızları, aristokratlar ve politikacıları giydiren bir modaevi yaratmak vardır. Fakat çok az sayıda dikim ustasının bu hayali gerçeğe dönüşmüştür… Bay Mason ise rüyasının ilk adımlarını burada atma konusunda inatçıdır. (daha&helliip;)